12 Nisan 2018 Perşembe

NEREDEN ÇIKTI BU ZOMBİLER?


RAHMİ ÖĞDÜL
13.04.2018

Yaratmayı yıkımla eşleştiren avangard sanatın mottosunu hatırlayalım, Picasso söylemişti: “Her yaratıcı hareket bir yıkımla başlar”. Bu mottonun kapitalist karşılığı “yaratıcı yıkım”dır. Joseph Schumpeter, “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” (1950) adlı kitabında kapitalizmin doğasını tanımlamıştı: “Kapitalizm, doğası gereği ekonomik değişim biçimi ya da yöntemidir. Asla, ama asla durağan olamaz. Yaratıcı yıkım olgusu kapitalizmin asli olgusudur.” İktidar avangarddır ya da avangard iktidardır; yıkarak yaratıyor kendini ve yıktıkça yeryüzünü felakete sürüklüyor. Ve yıkımdan geriye kalanlarla kendi canavarlarını yaratıyor. Yarattıkları, yıkıma yazgılı bedenlerdir.

Modern zamanlar, bedenlerin parçalandığı ve parçalardan canavarların yaratıldığı zamanlardır. Sanat tarihçisi Linda Nochlin “Parçalanmış Beden/Modernitenin Metaforu Olarak Parça” (2001) kitabında 18.yy’ın sonundan itibaren sanatta bütünlüğün nasıl yitirildiğini ve bir imge olarak bedenin nasıl parçalandığını anlatmıştı. Modern zamanlarda bedenin, bir metafor olarak değil, gerçekten parçalandığı zamanlar olmuştur, giyotinli zamanlar. Ressam Theodore Géricault’nun 1818-19’da beden parçalarını kullanarak yaptığı tablolarda, beden bütünlüğünü yitirmiş, kesik başlar, kollar, bacaklar yan yana yerleştirilmiş. Ve aynı yıl, 1818’de Mary Shelley, ceset parçalarını birbirine dikerek kendi canavarını yaratan doktor Frankenstein’ın öyküsünü yayımladı. Tıpkı doktor Frankenstein gibi, kapitalizm de toplumsal bedeni parçalamış ve parçaları fabrikalarda bir araya getirerek proletaryayı yaratmıştı. Yaratıcı yıkım kendi canavarlarını üretiyor. Edebiyat eleştirmeni Franco Moretti, Frankenstein’ın canavarından söz ederken, “tıpkı proletarya gibi o da kolektif ve yapma bir yaratıktır. Doğada bulunmaz, insan elinin eseridir” diyor ve ekliyor: “Canavarın bedeninde yeniden bir araya getirilip hayata döndürülen şey, feodal ilişkilerin çözülmesiyle suça, yoksulluğa ve ölüme sürüklenenlerin, yani yoksulların vücutlarının parçalarıdır” (Mucizevi Göstergeler, Metis).

Kapitalizm, yarattığı canavarın kendini yok edeceğini anladığı an, bir kez daha yaratıcı bir yıkımla ondan kurtulmayı başardı. Fabrikalarda bir araya gelen yoksulların vücut parçaları proletarya olarak dirilince ve karşısına dikilince, kapitalizm her zamanki gibi yine bağları kopararak, parçaların dikiş yerlerini sökerek gerçekleştirmiştir yaratıcı yıkımını. Bir araya gelerek bedenleşme fırsatı yakalayan parçalar, yeniden parçalanmış ve geriye, yürüyen cesetler, zombiler kalmıştır: “Zombiler konuşmazlar, beyinsizdirler, zombiye dönüşmeden önceki hayatlarını veya bağlılıklarını hatırlamazlar, kayıtsız bir kalabalığa katılarak ve sayıca katlanarak büyürler. Bulaşıcı bir hastalığa benzerler, anlamsız fakat doymak bilmez açlıklarıyla son canlıya kadar silip süpürmek ve nüfuz alanlarını kıyamet gününe dek genişletmek isterler” (Roger Luckhurst, Zombiler, Koç).

Zombiler düşünmezler, çünkü iktidarın düşünen, eleştiren, sorgulayan, direnen ve direndikçe kendi mekânlarını yaratan diri bedenlerden canı çok yanmıştır. Ve toplumsal bedeni, geriye sadece zombiler kalıncaya dek parçalamaya kararlı. Zombi üretmek için ilk önce belleği yıkmak gerekecek, önceki hayatlarını ve bağlılıklarını hatırlamasınlar diye. Kentsel dönüşümde yıkılan belleklerimizdir. Dirilişler yaşadığımız, bedenleştiğimiz mekânlar ve meydanlar yıkıldıkça geçmişi ve geleceği olmayan ve hep şimdide yaşayan zombilere dönüştük. Ve kayıtsız bir kalabalığa katılarak ve sayıca katlanarak AVM’leri dolduruyoruz şimdi. Doymak bilmez bir açlıkla tüketiyoruz; tükettikçe, yeryüzüyle birlikte tükeniyoruz.

Ayaklarını sürüyen, hantal zombiler evrim geçirmiş ve hızlanmışlardır. Çünkü “Black Friday” gibi marketlerin indirim günlerinde metaları kapabilmek için hızlanmaları gerekecekti. İşlerine yarasın ya da yaramasın, sırf tüketme hazzıyla önlerine çıkan her şeyi silip süpürürler. 2002 tarihli “28 Gün Sonra” filminde zombiler atikleşmiş ve avlarının peşinden koşmaya başlamışlardır. Ve “Ölülerin Şafağı” filminin yeniden çevriminde (2004) zombiler gerçekten hızlıdır. 2018’e geldiğimizde, her yeri istila ettiklerini, ölüm severliklerini her yere bulaştırdıklarını görebilirsiniz. Ve artık düşünmenin, eleştirmenin, sorgulamanın ortamı akademi bile zombilerin işgali altındadır. Zombilik bulaşıcıdır. Aman, dikkat edin, bulaşmasın! Ne diyordu zombi?: “İsyan edemem, çünkü iradem yok! Tek bildiğim itaat etmek, çünkü BEN BİR ZOMBİYİM!” (bkz Luckhurst).




6 Nisan 2018 Cuma

BİR İLE ÇOK ARASINDA

Andy Warhol

Andy Warhol
RAHMİ ÖĞDÜL
06.04.2018

Düşünmeye başladığından beri insanın zihnini meşgul eden temel mesele, “bir” ile “çok” arasındaki ilişki olmalı. Çokluğu pek sevmeyiz, çoklukla yaşamak zordur çünkü, sadeleştirmek gerekecek. Yaşamın çokluğuyla, değişimiyle baş edemeyenler, gözlerini göğe çevirdiklerinde sabitliği gördüler ve yeryüzünün çokluğunu yanılsama olarak dışlayıp hayatı göksel hakikate göre tasarladılar. İ.Ö. 5. yüzyılda Parmenides’in “Bir” olarak adlandırdığı ve küre şeklinde tanımladığı “hakikat” ile, 12.000 yıl önce inşa edilen ve yeryüzünün en eski tapınağı olan çember biçimli Göbeklitepe Tapınağı arasında sadece biçimsel benzerlik yoktur, her ikisi de yeryüzünün çokluğunu, değişimi çemberin dışında bıraktı. Ve içeride göksel plana göre örgütlenmiş tek merkezli bir düzen yarattılar. İçerisi, göksel haritanın yeryüzüne yansımasıdır. Yaşamı yadsıyan despotlar da kendi düzenlerini dayatmak için yine referanslarını gökten alacaklar.

“Bir ile çok” arasındaki ilişkiyi önce mitlerle açıklamaya çalıştı insan. Mitler “önce kaos vardı” diye başlarlar söze ve kaostan bildiğimiz evrenin, yani çokluğun nasıl ortaya çıktığını anlatırlar. Thales’le başlayan doğa filozoflarının gündeminde yine “bir ile çok” ilişkisi vardır. Evrenin yapıtaşı, “arke”si olarak önerdikleri tek bir şeyden evrenin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalıştılar. “Bir ile çok” arasındaki ilk çatışma Herakleitos ile Parmenides arasında yaşanmıştır. Ve bundan sonra felsefe ve düşünce tarihi, bu çatışmanın ve bu çatışmayı uzlaştırmanın izlerini taşıyacak. Herakleitos’un değişimi ve çokluğu olumlayan felsefesinin ardından gelen Parmenides değişimi ve çokluğu yanılsama olarak dışlarken “bir” adını verdiği hakikatin değişmeyen doğasını tanımladı. Ardından gelen Empedokles’ten Demokritos’un atomculuğuna uzanan düşünce çizgisinde, Parmenides’in küre biçimli “bir”i çoğalmış, temel parçaçıklar halini almıştır. Herakleitos ve Parmenides’i birlikte düşünmüşler, hem bölünmez temel parçaçıkları hem de bu temel parçaçıkların karışması ya da dağılmasıyla değişimi ve çokluğu olumlamışlardır.

Demokritos’un atomunu birey olarak da okuyabilirsiniz. Çünkü her ikisi de aynı anlama geliyor (“atom” ve “individual”, bölünmez demek). Tıpkı atomların boşlukta hareket ederken birbiriyle çarpışarak yeni dünyalar meydana getirmeleri gibi, bireyler de kamusal mekânlarda karşılaşmalar ve birleşmelerle yeni dünyalar yaratabilirler. Ve atomlar toplumsal düzleme taşındığında “bir ve çok” tartışması birey ile toplum arasında geçecektir artık. “Bir” bireyi temsil ederken bireyciliğe yaslanan burjuva ideolojisi görünüşte birlerin çoğalmasından, çokluktan yanadır; toplumsallığı temel alan sosyalizm ise “bir”lerin birleşmesinden. Kapitalizm yalıtılmış “bir”leri sever en çok; bireyler birleşerek örgütlü bir kuvvete dönüşmesin diye toplumu yalıtık atomlar halinde parçalamıştır.

Oysa Sovyet devriminin ilk yıllarında Aleksandr Bogdanov “Prolekült” projesiyle, proleterya tarafından proleterya için üretilen yeni bir kültür formu, bir bütün yaratmaya çabalamıştı. Geçmişin tüm kültürel mirasını reddederek yeni bir proleterya kültürünün geliştirilmesini, parti entelijansiyası yerine işçilerin entelijansiyasının üretilmesini savunuyordu. Ve Bogdanov’a göre işçiler “yaratıcılık, bireysel inziva ve belirsiz, bilinçdışı yöntemlerden oluşan Romantik mirastan koparılmalı ve rasyonel olarak düzenlenmiş üretime yönlendirilmeliydi.” Troçki Bogdanov’u bireysel psikolojiden çok kolektif psikolojiye önem vermesi nedeniyle eleştirmiştir: “Deneyimleri kabul etmemek, yani edebiyatta ya da sahnede bireysel psikolojiyi reddetmek ne demek?” (Claire Bishop, Yapay Cehennemler, Koç).

İçini boşaltarak bireyi rasyonel bir tasarım ürününe dönüştürmede kapitalizm başarılı olmuştur. Sanat kuramcısı ve eleştirmeni Hal Foster’ın deyişiyle “nesnelere küçük özneler muamelesi yapıldığı topyekûn tasarım çağında” yaşıyoruz. Tersi de geçerli; öznelere nesne muamelesi yapıldığı, bedenlerin tasarlandığı tasarım çağındayız. Bireyi tıpkı atomlar gibi bölünmez bir bütün olarak düşünmek ve bu bütünü biçimlendirme çabası sonunda totaliter bir anlayışa dönüşecektir. Bireyin içini yok sayarsanız, geriye ölü bir kabuk kalır. Ve o zaman ölü kabukları istediğiniz gibi tasarlayıp mekâna yerleştirebilirsiniz. Ama unutmayın, bireyin içinde çokluk vardır, yeryüzünün çokluğu. “Bir”ler buluştuklarında ve içlerindeki çokluğu birbirlerine bulaştırdıklarında, yani farkı açığa çıkardıklarında çoğalabilirler ancak. Yalıtık “Bir”lerden çokluk yaratamazsınız.

31 Mart 2018 Cumartesi

KADIN DOĞRUYU SÖYLEYEBİLİR Mİ?

Jacques Louis Davids, "Sokrates'in Ölümü"

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
30.03.2018

Foucault “parrhesia”nın, doğruyu söylemenin Yunan edebiyatındaki ilk örneklerine Euripides’in tragedyalarında rastlar ve çözümlemeye “Fenikeli Kadınlar”la başlar: “Oedipus’un ölümünden sonra oğulları Eteokles ve Polyneikes, …bir anlaşma yaparak Thebai’yi yıldan yıla dönüşümlü olarak yönetmeye ve ilk yıl Eteokles’in başa geçmesine karar verirler. Ancak Eteokles hükümdarlığının ilk yılı sona erdiğinde tahtı bırakmayı ve iktidarı kardeşi Polyneikes’e devretmeyi reddeder. Dolayısıyla oyunda Eteokles tiranlığı, sürgünde yaşayan Polykneikes ise demokratik rejimi temsil etmektedir” (Doğruyu Söylemek, Ayrıntı). Siyasi erk, babadan miras kalmıştır. Erk, erkekler arasında paylaşılabilir ancak; erk, erkeğe devredilmeli. Parrhesia’yı da sadece erkekler kullanabilir. Sürgünde olan erkek iktidara geçtiğinde belki de iktidarı devretmeyi reddedecek ve tirana dönüşecek. Eril kısır döngü. Tragedya MÖ 411-409’da yazılmış ama bugün yazılsaydı da olurdu.

Sürgünde olmayı en büyük sefalet olarak tanımlayan Polyneikes, “bir sürgünün kalbini en çok yaralayan şey nedir?” diye sorulduğunda, insanın “özgürce konuşma hakkından mahrum” olmasıdır diye yanıtlar. Konuştuğu kişi ekler: “insanın zihninden geçenleri söylemekten men edilmesi… Bu bir kölenin yaşamına benziyor.” Parrhesia, yani doğruyu söylemek, Atina demokrasisinin temel özelliklerinden biridir. Kamusal konuşmanın koşulu olan parrhesia vatandaş sayılan bireyler arasında kullanılır. Parrhesia’nın ortaya çıktığı yer agora’dır. Eğer sitenin nizami vatandaşı değilseniz, sürgündeyseniz, parrhesia’yı kullanamazsınız. Özgür konuşma hakkına sahip değilseniz, iktidarın hiçbir türünü kullanmazsınız ve bu nedenle bir köleyle aynı statüye sahip olacaksınız.

Antik Yunan’da kadınların köleler, çocuklar ve yabancılarla birlikte demokrasiden hiçbir şekilde pay almadıklarını, eril mekânlardan ayrı mekânlarda yaşadıklarını, kamusal alandan ve toplumsal kararlardan dışlandıklarını biliyoruz (bkz Ten ve Taş, Richard Sennett, Metis). Dolayısıyla kadınlar da tıpkı köleler gibi parrhesia kullanamazlardı. Doğruyu söyleyebilenler vatandaş sayılan erkeklerdir. Parrhesia, erkekler arasında geçen bir cesaret oyunudur. Hakikatle kişisel ilişkisi olan erkek, kendinden daha güçlü, iktidar konumundaki bir başka erkeğe karşı, risk alarak hakikati söyleyebilirdi ancak. Erkekliğin bir hakikat olarak dayatıldığı ve erkekliğe eşlik eden cesaretin, risk almanın, hayatını tehlikeye atmanın yüceltildiği bir toplumda kadınlar ve kadınlara atfedilen özellikler aşağılanacaktır.

Kadınların doğruyu söyleme hakları iktidarla birlikte, erkekliğin tek hakikat olarak kendini dayatmasından beri ellerinden alınmıştır. Kadınlar hep sürgündedir. Toprak sürüldüğünde kadınlar da sürgüne gönderilmiştir. Bel, tarımda kullanılan bir tarım aleti. Göçebelikten yerleşik hayata geçince önce toprak anayı belledik; gerisini söyleyemiyorum, ağır cinsiyetçi bir deyim; isteyen cinsiyetçi TDK’ye bakabilir. Eril kültürün ürettiği ve ardından mitolojik evren anlayışına ve dolayısıyla doğaya aktarılan eril ve dişil ayrımı, erkeğin kadın ve kadınla ilişkilendirilen her şeyin üzerinde kurduğu tahakkümü durmadan meşrulaştırıyor. Erkeğin erdemi, ahlakı, hakikati belirlediği bir düzende haliyle kadının doğasına da negatif özellikler düşecek. Kadın erkeği, dolayısıyla erdemi, ahlakı ve hakikati durmadan bozan, baştan çıkaran negatif bir unsurdur. Ve kadın konumuna isyan ettiğinde bile yine erkek haklı çıkacak, çünkü eril şemaya göre kadın, tam da doğasına göre davranıyor. Çıkışı olmayan eril bir kısırdöngünün, Pierre Bourdieu’nun deyişiyle “sembolik şiddet”in içine kapatıldık: “Tüm sosyalleştirme işlemi kadına sınırlar dayatmaya dayalıdır: Bu sınırların tümü kutsal olarak tanımlanır ve bedene kazınmalıdır” (Eril Tahakküm, Bağlam).

Sembolik şiddet, hükmedilenin hükmedene gösterdiği bağlılık aracılığıyla kurulur. Kendimizi algılarken ve anlamdırırken, eril iktidarın doğaya yansıtarak meşrulaştırdığı şemaya göre davranıyoruz. Parrhesia “erk”ekler arasında geçen iktidar oyunudur. Bugün kadınlar, kadınlıklarını olumsuzladıkları, erkeğin değerlerini benimsedikleri ölçüde parrhesia kullanabilirler ancak. Peki, kadın doğruyu söyleyebilir mi? Hep birlikte tirandan, “erk”ten, erkeğin değerlerinden kurtulduğumuzda, yeryüzünün değerlerini, çokluğu, oluşu, yaşamayı ve yaşatmayı olumladığımızda. Oysa yeryüzünü yıkıma sürükleyen “erk” bize akıl veriyor hala, hakikati bildiriyor: Tiran konuşuyor!

25 Mart 2018 Pazar

İKTİDARIN İÇİNİ BOŞALTMAK


RAHMİ ÖĞDÜL
23.03.2018

İktidarın tasarladığı mekân ve zamanda yaşıyoruz. Kamusal alanlardan tutun da yaşadığımız konutlara dek iktidarın planları bedenlere dayatılmıştır. Zaman da iktidarın zamanıdır, emeğimizi ücretlendirdiği saat zamanı ve resmi tarih. Duvarlar ve saat. Duvarların arasındayız ve saatin tik takları yankılanıyor içimizde. İktidar mekânı ve zamanı sabitleyerek işliyor. “Nasıl mahaller bir güzergâhın uğraklarını sabitliyorsa, törenler de takvimin dönüm noktalarını belirler. Birinciler mekânı kurarken, ikincilerse süreyi kalıcı hale getirirler” (Lévi-Strauss). İktidar her ikisini de kendi imgesinde yaratmıştır. Haritalandırdığı mekânın ve zamanın içinde kıstırmakla kalmıyor, anlam da dayatıyor bize. Antropolog Geertz’in söylediği gibi, “insan kendi ördüğü anlam ağlarında asılı kalmış bir hayvandır.” Egemen anlam ağlarını biz örmüyoruz, ören iktidardır ve biz bu ağlara yakalanıyoruz. Aman, dikkat edelim! Bu ağlarda “ürün yerleştirme vardır”. Ölümün reklamını yapan, promosyon olarak ölüm dağıtan eril iktidar, tebaasına yeryüzünü olumsuzlayan çileci bir hayatı satabilir ancak. Kendi bekası için ölümü satmak zorunda; kederli, ölüm sever varlıkların güçsüzlüğünden alıyor gücünü.

Kederli varlıklar yaratmaya çalışsa da işi o kadar kolay değil: “Siyasi iktidar mekâna hâkim olur ya da hakim olmayı amaçlar; anıtların ve meydanların önemi buradan gelir… ama şehirli yurttaşlar o anlamı ve hedefi başka yöne çevirir… mekânı kendilerine mal ederler.” Henri Lefebvre ve Catherine Régulier, Ritimanaliz, Sel). İktidarın mekâna ve zamana hakim olma çabasını, sivil yurttaşlar boşa çıkarır. Yatay hareketler mekân ve zamanı yersiz yurtsuzlaştırmış, dayatılan anlamın içini boşaltmışlardır. Hazır bulup kafamızı soktuğumuz konutlar mesela; dayatılan kalıbı olabildiğince içeriden dönüştürerek kendimizin kılmaya çalışırız. Meydanlar ve sokaklar da öyle; yukarıdan dayatılan plan, yatay ilişki ağlarınca dönüşüme uğratılır. Bir meydana iktidar kendi imgesini dikebilir ama bu imge göçebeleştiğinde artık iktidarın yüklediği anlamı yitirecektir. Kadıköy, Altıyol’daki Boğa Heykeli de bir zamanlar bir çemberin içinde ölü bir noktayken göçebeleşmiş ve tek anlamlı iktidar sembolü olmak yerine yatay ağların kesiştiği bir buluşma noktasında çok anlamlı yatay bir imgeye dönüşmüştür.

Fransa-Almanya sınırında bulunan Alsas-Loren bölgesi 1800’lerde zengin kömür rezervleri nedeniyle iki ülke arasında sürekli el değiştiren, iktidar savaşlarının yaşandığı bir bölge. 1860’larda Fransa’nın eline geçince Boğa Heykeli bir iktidar, güç sembolü olarak Fransızlar tarafından yaptırılmış ve bu bölgeye yerleştirilmiş. 1870’te Almanlar Alsas-Loren’i yeniden geri alınca bizim boğa Almanların eline geçer. Almanya-Osmanlı ittifakı nedeniyle 1917’te Boğa, İttihat ve Terakki Partisi’nin başındaki Enver Paşa’ya hediye edilir. Sarayların, köşklerin bahçesinde dolaşır. Savaş sonrası Enver Paşa’nın yurtdışına çıkmasından sonra Boğa bir köşede unutulur. Ardından 1953’te Hilton Oteli’nin bahçesine yerleştirilir. Boğa daha sonra Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nın önünde ve Taksim Gezi Parkı’nda görülmüştür. 1970’li yılların başlarında Boğa Kadıköy’e taşınmış ve Şehremaneti binasının, yani bugünkü Kadıköy Tarih, Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi’nin önüne konulmuş. Boğa, 1987 yılında Altıyol’daki şimdiki yerine yerleştirilmiştir.

Kadıköy’ün Boğası eril iktidarın dikine gücünü değil, aksine dayanışmacı ilişkilerin yatay gücünü temsil ediyor artık. Göçebeleşen Boğa erilliğini yitirmiş, yaşamın saf kudretinin imgesine dönüşmüştür. Bu boğanın erkekliğinden de şüphe edebilirsiniz; “queer”leşmiştir. “Boğa”dan başlayan feministlerin ya da LGBTİ’lerin yürüyüşlerinde boğa kılıktan kılığa girmiş, sürekli form değiştirmiştir. Tepeye yerleşen her şey yeryüzünü kendi imgesinde kurmak isteyecektir. Oysa yeryüzü tek bir imgeye sığmayacak kadar çoktur. Gökten yeryüzüne indirdiğinizde her şeyin içini kolayca boşaltabilirsiniz. Anlamı, yeryüzünde kurduğu ilişkilerce belirlenen ve sürekli değişen gündelik yaşamın sıradan bir imgesine dönüşecek. Sabitliği, tek anlamlılığı göklere çıkarmayalım artık. Yeryüzüne yerleşelim ve yeryüzünde sınayalım her şeyi. Hep arada duralım, olabildiğince yatay bağlantılar kurabilmek için. Bağlantı kurdukça var olabiliyoruz çünkü. Yatay bağlantılar kurdukça ölümü değil, yaşamı çoğaltıyoruz. Yeryüzünde oyunlar oynadıkça göksel iktidarların “ölüm yerleştirme”sini yerinden edebiliyoruz: “Ritüel takvimi sabitler ve yapılandırır, oyun ise… takvimi değiştirir ve tahrip eder” (Agamben, Çocukluk ve Tarih, Kanat).

19 Mart 2018 Pazartesi

GEÇMİŞE DALMAK TEHLİKELİDİR


RAHMİ ÖĞDÜL
16.03.2018

Sular yükseliyor ve yaşadığımız yüzey sular altında kaldıkça hep daha yükseğe çıkmak zorunda kalıyoruz. Küresel ısınma nedeniyle buzların eridiği ve kentlerin sular altında kaldığı distopik bir gelecekten söz etmiyorum. Eriyen zamandır; yükselen sularsa geçen zaman. Anılarımız, “eski güzel günler” suların altında kaldı. 2008 tarihli animasyon filmi “Küçük Küpler Evi” (La maison en petits cubes), yükselen sulara rağmen tek başına yaşam mücadelesi veren yaşlı adamın kişisel hikâyesini anlatıyor, hepimizin hikâyesini. Sular yükseldikçe evine bir kat daha çıkarak kurtarabildiği eşyalarını inşa ettiği kata taşıyan bir Sisifos. Yaşlı adam ağzından hiç düşürmediği piposunu suların içine düşürür bir gün. Ve piposunu aramak için edindiği dalgıç giysisiyle sulara dalar, geçmişe yolculuk başlamıştır. Alttaki kata indiğinde boş odada eski bir yatakla karşılaşır, anıları canlanır birden; hasta karısını görmüştür yatakta. Daha derin katmanlara indikçe her katmanda bir nesne geçmişe gömülü kişisel anılarını bilince çıkaracaktır. Ve en alt kata indiğinde, yeryüzünün henüz sularla kaplı olmadığı zamanı hatırlar, duvarlar da yoktur. Çıplak ayakla toprakta alabildiğine koşturduğu zamanlar.

Çocukluğunun yüzeyine inmiştir, oyunların zamanına; yeryüzünün henüz hiyerarşik katmanlarla örtülmediği ve duvarlarla örülmediği zamana. Geçmişi, şimdiyi ve geleceği bir anda yakaladığımız o müthiş an. Kişisel tarihinin derinliklerine yaptığı yolculuktan tekrar yüzeye çıktığında masaya kendi kadehinin yanına bir kadeh daha koyar. Geçen yıllar yükselen sulardır. Ve bellek suların altında kalmıştır. Belleğe yapılan yolculuk derin sulara dalmaktır. Biz de derinden çıkardığımız geçmişimiz için masaya bir kadeh daha koyalım. Şimdi için de bir kadeh ve şimdinin geleceğe, ihtimaller alanına açılan ucu için de bir kadeh. Ve geçmişe, şimdiye ve geleceğe kaldıralım kadehlerimizi. Geçmişi ve geleceği aynı anda yudumlayalım. Duvarsız zamanları hatırlayalım.

Kişisel tarihimizi bir kenara bırakalım ve toplumsal tarihe dönelim, diyeceğim ama olmuyor ve ikisini birbirinden ayırmak zor, iç içe geçmişlerdir. Toplumda yükselen sular, tahakküm ilişkilerinin, hiyerarşilerin, insanın insana ve doğaya boyun eğdirmesinin tarihidir. Tüm dayanışmacı değerlerimiz, kurumlarımız, mücadele alanlarımız, bizi birbirimize ve doğaya yatay olarak bağlayan ne varsa sular altındadır. Baskıyla, savaşla, kentsel dönüşümle yerinden yurdundan edilenler. Geçmişe dair yapılar birer birer yok oluyor. Toplumsal bellekle birlikte kişisel belleklerimiz de. Ama geçmiş asla kaybolmuyor, nesnelerin içinde gömülü, yeniden keşfedilmeyi bekliyor: “Aklın, bize geçmiş diye sunduğu şey aslında geçmiş değildir. Hayatımızın her saati, tıpkı kimi halk efsanelerindeki ölülerin ruhları gibi, ölür ölmez somut bir nesnenin içine gizlenerek onda vücut bulur. Oraya hapsolur ve biz o nesneye rastlamazsak, temelli olarak orada hapis kalır. Biz nesne aracılığıyla onu tanır, çağırırız, o zaman kurtulur” (Marcel Proust). Geçmiş yok edildiğinde, zorbaların yarattığı belleksiz mekânlar kaplıyor her yeri; sular yükseliyor, şimdinin katmanında çaresizce bekliyoruz, yüzümüz geleceğe dönük. Godot’nun gelecekten geleceğini düşünüyoruz. Gelecek dediğimiz, geçmişin uzantısıdır. Godot geçmişte saklı. Umudu geçmiş büyütüyor.

Geçmişe, derin sulara dalıyoruz ama dalmak tehlikelidir. Derine indikçe ciğerleriniz patlayacak gibi olur, kan basıncınız artar ve kalp atışlarınız hızlanır; bilinç bulanıklığı yaşarsınız . Ve hızla su yüzeyine çıkarsanız vurgun yiyebilirsiniz. Kanda sıvı halde bulunan azot, basınçtan dolayı gaza dönüşerek damarlarınızı tıkar. Damar tıkanmaları beyinde gerçekleşirse felç olursunuz. Bugün egemen olan, geçmişe hızla dalıp çıkanların bilinç bulanıklıkları ve vurgun yiyenlerin söylemleridir. Geçmişin bir anını, bir nesnesini, bir kişiliğini zaman ve mekânın tüm ilişkilerinden koparıp yüzeye çıkaranların. Beyin damarları tıkalı olanlar, toplumun, bireylerin damarlarını, düşünce akışlarını tıkamaya çabalıyor. Oysa akışkan ortama dalmak özen ister. Düşünmek, yaşadığı zaman ve mekân içindeki mevcut şeyleri, gizil kuvvetlerle, dip akıntılarıyla ilişkilendirmek ve aklın sınırlarına rağmen gelmekte olanı görebilmektir; geçmişte donup kalmak değil, oluşun, akışın hareketini yakalayabilmek. Henüz yüzeye çıkmamış kuvvetlere, yüzeye çıkmalarıyla birlikte despotik düzeni değiştirecek olanlara kaldıralım kadehlerimizi, yani geçmişe. Geçmiş sizsiniz, gizil kuvvetler de siz.

11 Mart 2018 Pazar

MAYMUNLAR VE PROTOZOONLAR

George Grozs

RAHMİ ÖĞDÜL
09.03.2018

Ne tür bir tertibin içine düşürüldük? Nasıl düştük biz bu tuzağa? Özneleşmek, kendimizi kimlikli bir varlık olarak kurmak için yaptığımız her eylem, satın aldığımız her şey, izlediklerimiz, yediklerimiz bizi ele veriyor ve bir denetim mekanizmasının içine kapatılıyoruz. Özneleşmek için çırpındıkça daha fazla batağa batıyoruz. Ve her kurtulması çabası bizi daha derine çekiyor. Son model telefonlarımızla tam fark yarattık derken yakayı kaptırıyoruz. Agamben’in dediği gibi, “ yakayı cep telefonuna kaptıran kişi.. yeni bir öznellik değil, olsa olsa denetlenebileceği yeni numara edinmiş oluyor.”

Elimizi kaptırdık bir kere, maymun tuzaklarına. “Animals Are Beautiful People” filminde, yerlilerin maymun yakalamak için kurdukları tuzağa düşen yine biz olduk. Homo sapiens olarak kendimize tuzak kurmuşuz meğer. Bir zamanlar doğada dolaysız ilişkiler yaşarken, şimdi ellerimiz iktidarın deliğinde, çıkaramıyoruz. Avumuzdakileri bırakamıyoruz çünkü, sahip olduklarımız. Sahip oldukça özgürleşeceğimizi sanıyoruz ama aksine avucumuzdakilerin miktarı artıkça yumruğumuz da büyüyor. Teknolojik gelişmelerden medet umuyoruz; teknolojinin bizi kurtaracağını düşünüyoruz ama olmuyor. Günümüzde güvencesiz ve örgütsüz çalışanları tanımlayan “Prekarya”nın ortaya çıkışını özgürleşme olarak alkışlamıştık. Fabrikanın mekân ve zamanına kapatılmış bedenler artık istedikleri mekân ve zamanda çalışabileceklerdi. Önümüzde laptop’lar, hizmet sektörünün bir parçası olduk. Uluslararası kahve zincirlerinin yer ve zamandan kopuk dekorları arasında özgürleşme yanılsaması yaşarken, dayanışma ve örgütlenmeden yoksun kaldık; yapayalnız yakaladılar bizi.

Ne yaparsak yapalım, maymun tuzaklarından, “dispozitifler”den kaçamıyoruz; yakalama, yönlendirme, belirleme, önleme, modelleme, denetleme aygıtlarından. Foucault’nun “dispozitif” kavramının soyağacını çıkaran Agamben dispozitifleri sıralıyor: “Varlıkların vücut diline, davranışlarına, fikir ve söylemlerine dayanak teşkil etme yetisi olan her şey… Sadece hapishaneler, akıl hastaneleri, panoptikon, okullar, dinler, fabrikalar, disiplinler, yasal önlemler değil.” Dahası var: “gazetecilik, yazarlık, edebiyat, felsefe, ziraat, sigara, internette gezinme, bilgisayarlar, cep telefonları ve belki dil bile var” (Dispozitif Nedir? / Dost, Monokl).

Ama sürekli kılık değiştirerek yakalanmamayı becerenler de var. İktidarın yakalama aygıtından kaçabilmenin yöntemi. Gençliğimizde okuduğumuz çizgi roman kahramanı Tommiks’teki Binbir Surat mesela, sürekli yüz değiştirme yeteneğine sahip bir anti-kahramandı. Bir de yüzünü silerek yakalama aygıtlarından kaçanlar, kimliksizleşenler var. Subcomandante Marcos, yüzünü saklayarak ikon üreten sistemin yakalama aygıtından kaçmayı becermişti. Ve yüzündeki kar maskesinin siyahı, tıpkı Maleviç’in “Siyah Kare”si gibi çokluğu barındırıyor. Marcos’a sorsanız “sen kimsin?” diye, hem o hem bu olduğunu, maskesinin siyahında bir çokluk barındırdığını söyleyecektir size: “San Fransisco’da bir eşcinsel, Güney Afrika’da bir zenci, San Ysidro’da bir Chicano, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli, San Cristobal sokaklarında bir Maya yerlisi…, Almanya’da bir yahudi, soğuk savaş sonrası çağda bir komünist, ne galerisi, ne müşterisi olan bir sanatçı, gece saat 10’da metroda yalnız başına bir kadın, topraksız bir köylü, işsiz bir işçi, mutsuz bir öğrenci, serbest piyasacılar arasında bir muhalif, ne kitabı, ne okuyucusu olan bir yazar ve tabii Güneydoğu Meksika Dağlarında bir Zapatacı.”

Yeryüzünün de tek bir yüzü yoktur, yüzünde çokluk saklar. Doğa, tel örgülerin içine, saksılara, çerçevelere kapattığımız temsiller değil, çokluğun kudretidir. Doğayı yakaladığınızı sanırsınız, ama o renk ve biçim değiştirme yeteneği sayesinde başka bir yere kaçmıştır. İnsanların kanında yaşayan asalak bir organizma olan Tripanozom vücudun savunma sistemini, yakalama aygıtlarını atlamayı başaranlardan. Vücut, içine giren yabancıyı kılığından, antijenlerinden tanıyor ve bu antijenlere özgü antikorlar üreterek yabancıyı bertaraf etmeye çalışıyor. Peki bir organizma sürekli kılık, yani antijen değiştiriyor ve yakalama aygıtından kaçıyorsa? Tripanozomun yaptığı tam da bu. Sürekli kılık, kılıf değiştirmek. Bir protozoon, tek hücreli bir canlı, yakalama aygıtlarına yakalanmadan hayatta kalabildiğine göre biz akıllılar nasıl yakalanmayı becerebiliyor acaba? Yoksa çok akıllı olduğumuz için mi?

4 Mart 2018 Pazar

KILIKLILAR VE KILIKSIZLAR

Ilya Repin, "İşte Özgürlük!", 1903

RAHMİ ÖĞDÜL
02.03.2018

İlk bakışta bizi ele veren nedir? Tabii ki kılığımız. Çıplak bedenimize yüklediğimiz niteliklerle kimliğimizi yaratıyoruz. Bu nitelikler giysilerdir. Nesneleri de dış görünüşlerine göre yargılıyoruz. Nesne ile insan arasında fark olmalı. İnsan bir nesne değildir; tükenmeyen bir bellek, düşünce ve duygu yumağı. Ama insanı ilk bakışta görünmeyen zihinsel ve duyumsal kudreti ile değil, üzerinde taşıdığı görünür niteliklerle tanımlıyoruz. Bugün bu görünür nitelikler markalardır. Markalarla kılıklı hale geliyor ve kimlikleniyoruz. Marka şehirler, marka nesneler gibi marka bireylerden söz ettiğimiz bir çağda markasız giyinenler kılıksızlığa yakın duruyor.

Kılıklı olmak, toplum içinde tanınır olmak, kabul görmektir. Giysilerle bir persona yaratırız kendimize. Roma’da sadece soyluların personaları ve personaliteleri vardı, yani kişilikleri. Kölelerin ise personaları olmadığı gibi kişilikleri de yoktur, kılıksızdırlar. Persona bir sınıflandırma meselesidir. Tıpkı tikel nesnelerin arasında niteliklerini soyutlayarak kısmi özdeşlikler kurmamız gibi, insanları da personalarına göre kümelerin içine yerleştirdiğimizde içimiz rahat ediyor. Sınıflandırmadan kaçan, aynı anda hem o hem de bu olan bir şey bizi rahatsız edecektir; uykularımızı kaçırır. Kütüphanemizi düzenlerken bazı kitapları bir sınıflandırmaya dahil edememek mesela. Hiçbir yazınsal türe uymazlar ve hangi kitapların arasına yerleştireceğimiz konusunda kararsız kalırız. Sıkıntımız, bu kitaba bir kimlik verememektir. O kitap bizim için çok değerlidir ama bir kimliği olmadığı için yapabileceğimiz tek şey, bu tür kitaplara ayrı bir raf tahsis etmektir, tıpkı kılıksızları ayrı bir kategoriye yerleştirmek gibi.

Niye sınıflandıramıyoruz, bir kimlik biçemiyoruz bir kitaba? Bildiğimiz yazın türlerinin hiçbirine benzemediği için. Aynı anda hem o, hem de budur. Yazın türleri arasındaki sınırları aşındırdığı ve her türlü kimliklendirmeden kaçtığı için. Yine de severiz bu kitabı. Bizi kapatıldığımız sınırlardan kaçırdığı için. Oysa sınıflandırma yöntemi sadece benzer şeyler arasında yakınlaşmalar kuracaktır. Kimlikli varlıklar olarak biz de benzerlerimizle aynı konutların içine kapatılıyoruz. Oturduğumuz siteler klasörlerdir. Aşina yüzlerden oluşan yüzler kataloğu. Bu yüzden her konut sitesi biraz da Facebook’u andırır. Sanal bir sitedir. Bedensel ilişkilerin olmadığı, sadece kataloglanan yüzlerden oluşan web siteleri.

İlk bakışta insanları ikiye ayırmaya eğilimliyiz. Kılıksızlar ve kılıklılar. Kılığımızı korumak, kimliğimizi korumaktır. Kılıksızlığa doğru kaydığınızda yer ve işlevle belirlenmiş toplumsal kimliğinizi yitirmişsiniz demektir. Bu yüzden kılıklarına özen gösterenler, kimliklerini yitirebilecekleri bir sürece katılmaktan imtina ederler. Ama Fransız Devrimi’ni kılıksızlar, “Sans Culottes” yapmıştır. Kılıksız, “lumpen”e yakındır. Almanca lumpen, paçavra demek. “Lumpensammler” ise Charles Baudelaire’in paçavra toplayıcısı. Kılıklarını yitirmek istemeyenler, etliye sütlüye karışmayanlardır.

Acaba kılık bizi toplumsal dönüşümlere katılmaktan, dönüşmekten mi alı koyuyor? Sabit bir yer ve işlevle tanımlanmış bir kimlikle toplumsal dönüşümden kılığımızı, kimliğimizi yitirmeden çıkabilir miyiz? Kılık özen ister. Kılığınızı koruduğunuz sürece bir sürece katılamazsınız. Titiz davranmanız gerekecek. Ütülü giysilerinizi, yapılı saçlarınızı hayatın akışı bozabilir. Akışa, sürece katıldığınızda koruyup kolladığınız kılık artık eski kılık değildir, kendinizi tanıyamazsınız. August Strindberg’in “Açık Deniz Kıyısında” romanında, balıkçılık uzmanı, sabit formların ortamı olan karadan, akışların ortamı denize açıldığında, bir sürece katıldığında kılık değiştirmiştir. Açık denizdeki tekne yolculuğu, formunu yitirmesine yol açar. Üst sınıflara özgü şık ve pahalı giyisisi deniz yolculuğunun sonunda bir paçavraya dönüşür: “Gömleğinin kalkık, beyaz yakası, boynunu kirli bir paçavra gibi kuşatmıştı… bütün parmakları, patlamış eldivenden dışarıya çıkmıştı… Timsah derisi küçük potinler, tekmil parlaklık ve şekillerini kaybetmişti” (Varlık). Ilya Repin’in 1905 Rus Devrimi’nin arifesinde yaptığı “İşte Özgürlük!” (1903) tablosundaki dalgaların arasındaki iki kentli birey de çok geçmeden paçavraya dönüşecek ve kılıksızlaşacaklardır. Artık onlar aynı anda hem o hem de budur, tıpkı çocuklar gibi neşeli. Ama faşistler kılıkları ve özellikle üniformaları çok sever, sınıflandırılmaları ve harcanmaları kolaydır.