9 Aralık 2017 Cumartesi

ALICE HAYVANLAR DİYARINDA

Lucas Cranach, "Lucretia", 1537


RAHMİ ÖĞDÜL
08.12.2017

İmgesiz olmuyor ama imge ile de olmuyor. İmgelere her seferinde ayar vermek gerekli. Dozunu ayarlamazsanız zehirleyebilirler sizi. Batı’da yaşanan Reformasyon sırasında imgenin tehlikesini fark ettiler ama imgeden de vazgeçemediler. İki ucu sorunlu değnekti çünkü. Bir uçta klasik çıplaklığı, imgeyi aşırı yücelten bir ikon-severlik vardı; öte uçta imgeyi yok etmeye çabalayan ve mistisizme yönelen ikon-kırıcılık. Ama dedim ya, imgesiz olmuyor. Ve iki uçtan da kaçınmak için çıplak tenin çürümeye yazgılı bir örtü olduğunda karar kılıp imgeyi korudular.

Reformasyonla birlikte İsa’nın ölüm imgesi, bizzat imgenin ölümüne bir çözüm olarak sunulmuştu. İsa’nın çürümeye yazgılı bedeni bir örtüydü, kutsal ve temsil edilemez doğasını ancak bir örtü, çıplak bedenle göstermek mümkündü. Rönesans’ta olduğu gibi İsa’yı bir Apollon olarak betimlemek putperestliğe, paganizme düşmek anlamına gelecekti. İsa’yı hiçbir şekilde temsil etmemek de ikon-kırıcılığın mistisizmi demekti. Reformasyon ressamları bu sorunu örtüye, çıplak bedene eşdeğer bir önem atfederek ve örtü ile çıplaklık arasında bir geçiş imkânı yaratarak çözdüler. Örtü, görmeye bir engel değildi, aksine görmeyi de mümkün kılan koşuldu. Luther’in teolojisine de uygundu bu anlayış; Tanrı kendisini ancak örtü aracılığıyla dışa vurabilirdi. 16.yy’da aralarında Grünewald, Cranach, Baldung-Grien, Dürer’in de yer aldığı pek çok sanatçı, görünen ile görünmeyen arasındaki gerilimi yansıtan “Lucretia” tabloları yapmışlardı. İntihar etmek üzere olan kadını temsil eden bu tablolarda kadın elindeki bıçakla imgeyi, ikonu yok etmeye kalkışırken resmedilir. Askıda tutulan bu eylem, ikon-severlik ile ikon-kırıcılık arasındaki tarştışmaya da bir çözüm getirmişti. Örtü ya da imge gerekli; görünmeyeni, temsil edilemeyeni duyumsatmak için.

İmge örtüyse altında neyi sakladığı çok önemli. Zehri de saklayabilir, şifayı da. İmge “farmakon”dur, dozuna bağlı olarak ilaç da olabilir zehir de. Günümüzde imge zehirlenmesi yaşıyoruz. Leblebi tüketir gibi vitaminlerin tüketildiği bir çağda üzerimize aşırı miktarda imge boca ediliyor, kaçamıyoruz. Biliyorsunuz, vitaminlerin yağda çözünenleri var, suda çözünenleri. Yağda çözünen vitaminler vücutta birikerek hastalıklara yol açabiliyor; suda çözünenleri kolayca dışarı atabilirsiniz. İmge de öyle. İktidarın ürettiği imgeler hem yağda çözünen cinstendir hem de eser miktarları bile zehirleyebilir sizi; bedeninizi ve zihninizi ele geçirip tüm algı yetinizi bozabilir; gösterdikleri çarpıtılmış bir dünya imgesidir çünkü. İmge, yeryüzünün, yaşamın üzerine serilmiş bir örtü; kuklacının perdesi; oluşu, yaşamın akışını bizden saklıyor.

Sanatın ürettiği imgelerin yağda çözünenleri olsa da daha çok suda çözünürler. Ve gördüğünüzde “ilaç gibi geldi” diyebilirsiniz. Kolayca bünyeden atılırlar; ama sağlıklı bir beden için eser miktarları bile yeterli. İktidarın ürettikleri ise çok ciddi algı bozukluklarına yol açabiliyor; nesnelere, kadınlara, yeryüzüne, genel olarak yaşama bakışınızı çarpıtarak zihninizi, bedeninizi ve bakışınızı zehirliyor. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında KADEM’in hazırlattığı posterler mesela; kadına yönelik şiddeti güya eleştiriyorlar ama tam tersi, savundukları eril ideoloji ve şiddettir. Alice, Harikalar Diyarı yerine hayvanlar diyarına yerleştirilmiş. Gözümüze indirilen perdelerde toplum birden, NatGeo’nun “Öldürmeye Programlananlar” kurmacasına, bir “jangıl”a dönüşüyor. Kente baktığınızda her yerde hayvanlar aleminin erkeklerini ve erkeklere boyun eğmiş dişilerini görebilirsiniz artık. “Bozayılar bir sığırı tek bir darbede öldürecek güçtedir. Ama bu güçlerini eşlerine karşı kullanmazlar.” Demek ki isteseler kullanabilecekler. “Kurtlar 750 kg çene basınç gücüne sahiptir. Ama eşlerine asla saldırmazlar.” Ama saldırabilir ve öldürebilirler de, erkekler öylesine güçlü, korkun onlardan! Toplumdaki şiddet ve kadına yönelik şiddet doğallaştırılmış. Ama yalan söylüyor, doğayı da, toplumu da çarpıtıyorlar; dişi hayvanların da aynı güce sahip olduklarını unutuyoruz. Ve bu imgeler, yediğimiz abur cuburlarla birlikte yağda biriktikçe hayatı zehir ediyorlar bize. İmge “farmakon”dur. Prospektüsünü okumadan sakın kullanmayınız!

1 Aralık 2017 Cuma

HİYERARŞİK ÖLÜM MAKİNESİ

Klaus Rinke
RAHMİ ÖĞDÜL
01.12.2017

Hiyerarşileri sorgusuz sualsiz kabulleniyor ve hiyerarşilere tapıyoruz. Hiyerarşi sözcüğü kutsal olanı içeriyor çünkü; Yunanca kutsal anlamına gelen “hieros” ile erk, yönetim anlamına gelen “arkhe” sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur: Kutsal İktidar. Ve kör ediyor bizi. İktidarların kirli düzenlerini göremiyoruz. Kirli düzenlerini sürdürebilmek ve hep haklı çıkabilmek için sırtlarını göksel ve kutsal olana yaslamışlar. Kutsal olanı sorgulayamazsınız. Hiyerarşi sözcüğü ilk kez MÖ 6.yy’da melek gruplarının göksel seviyelerini belirtmek için kullanılmış. Fakat çok geçmeden kilise yönetimine özgü katı düzenin, otorite ve bağlılık seviyelerinin gösterilmesinde kutsal bir iktidar aletine dönüşmüş. Yaşamı kaskatı tabakaların altında hapsetmek dışında başka bir işe yaramıyor.

Hiyerarşi, yaşamın o ele avuca sığmayan akışını bastırmak, bedenlerin birbirlerine doğru akmasını önlemek içindir. İktidarların tüm kirli işlerini, yağmalarını, sömürülerini, katliamlarını örtmek için. Yaşamın olumsuzlanması; yaşamı tabakalarla dolayımlayarak yok sayma çabası. Hiyerarşi temsillere dayanır, ölü kabuklara; formları ast ve üst olarak ayrıştırıp kalıplar halinde dondurdukça yeryüzü soğuk hava deposuna dönüşecek; dondurulmuş beden ticareti. Hiyerarşi, ölü bedenlerden ölüm kuleleri inşa etmektir. Ama unutmayın, yeryüzünün isyanı ölüm kulelerini yıkacaktır her seferinde. Çocuklar kumsalda yaptıkları kumdan kalelerin bir süre sonra dalgalar tarafından yıkılacağını bilirler; ama biz yaşamın dalgalarını unutuyoruz.

Soylu aile ve Jeronimo
Durmadan sahili döven dalgalar gibi yeryüzünün dalgaları da kumdan kuleleri yıkacaktır ama biz akıllanmıyoruz. Birbirimizin gözlerinin içine doğrudan bakmak, birbirimize dokunmak yerine iktidarın hiyerarşisinde ölü formlar olmayı yeğliyoruz; Heinrich von Kleist’ın ‘Şili’de Deprem’ öyküsünde olduğu gibi. Kentin zengin ve soylu bir ailesinin yanında çalışan yoksul Jeronimo ile ailenin biricik kızı Josephe arasındaki yakınlaşmayı fark eden ailenin reisi, Jeronimo’yu kovar, kızını da bir manastıra kapatır. Jeronimo manastır bahçesine gizlice girer ve sevişirler; bir bebekleri olur. Kilise yasalarına göre kadın idam edilecektir, Jeronimo ise hücreye kapatılmıştır. Kadının idam edileceği an geldiğinde, çaresizlik içinde hücresinde kıvranan Jeronimo da intihar etmeye karar verir; ve tam bu esnada birden büyük bir deprem gerçekleşir ve kentin tüm yapıları, duvarları yerle bir olmuştur. İktidarın yargısından kurtulan Jeronimo ve Josephe bebekleriyle birlikte kentin dışındaki kırsal alanda diğer depremzedelerle bir araya gelirler.

Kontlar ve dilenciler
Yaşamın dalgaları hiyerarşinin kumdan kalelerini, yerleşik değer ve yargıları yıkmıştır. Ve tabakaların arasından, hücrelerden kurtulanlar şimdi doğrudan birbirlerine dokunarak başka bir dünya kurmuşlardır: “Çeşitli toplumsal sınıflardan insanlar, depremden sonra göz alabildiğine geniş bir alana yayılmıştı. Kontlar, dilenciler, çiftçiler, memurlar, işçiler ve din adamları. Hepsi bir bütün olmuştu. Aralarındaki toplumsal farklılık önemli değildi artık. Birbirlerine yardım etmek için adeta yarışıyorlardı… Bu deprem felaketi hepsini büyük bir aileye dönüştürmüştü sanki.” Ne var ki insanlar arasındaki bu doğrudan ilişki kısa sürer. Depremde ayakta kalmış bir kilisede şükran ayini yapılacağı duyurulur. Ayin sırasında tüm ahlaki ve yasal değerler yeniden kurulur ve yeniden hınç ve linç toplumu inşa edilmiştir. Kutsal iktidar birbirine doğru akan bedenleri bir kez daha öldürmüştür.

Hiyerarşide duygulara yer yoktur, emir komuta zinciriyle işleyen bir ölüm makinesi. Nazi Almanyası’nda gördük nasıl işlediğini. İngilizcedeki “duygu” sözcüğü “emotion”, Latincede “hareket etmek, dışarı çıkmak” anlamına gelen “emovere” sözcüğünden türemiş. Duygular: Bedenlerin hücrelerinden çıkıp birbirine yönelmesi, birbirine bağlanması. Ama günümüzde “emotion”, dijitalleşmiş ve yerini “e-motion”a bırakmıştır. Bedensiz, djital bir ortamda duygularınızı dışa vuramazsınız; emojiler, bedensiz varlıkların çaresizliği. Emojilerle ölüm makinelerine direnemezsiniz. Oysa bedenler, akışkan duyguların vatanıdır; duygular bağlar bizi birbirimize. Birbirinize doğru akmadıkça ölüm makinelerine direnemezsiniz. Bedenlerimizi hatırlamamız, bedenleşmemiz gerekiyor.

24 Kasım 2017 Cuma

YERÇEKİMİNE RAĞMEN YAŞAMAK

RAHMİ ÖĞDÜL
24.11.2017

Yaşam yerçekimine rağmen vardır ve bir beden yerçekimine tamamen yenik düşmüşse ya ölmüş ya da ölüm döşeğindedir. Neşe, bedenin yerçekimine rağmen dışa vurduğu yaşam sevincidir. Ve beden yerçekimine teslim olmuşsa ya bitkin ve yorgun ya da kederlidir. Yaşam despota rağmen vardır, despot zorbadır, yerçekimi zorbası; neşeli ve kudretli bedenlerden nefret eder çünkü. Havalanan ve durmadan devinen bedenleri yerleştirmek ve yere çivilemek isteyecektir.

Canlılığın belirtilerine dikkat etmişsinizdir mutlaka; ağaçların yerden yükselişine, hayvanların neşeli sıçrayışlarına. Kuşlar ise kanatlı varoluşlarıyla bizim yaşam sevincimiz, neşemizdir. Kuşlar denli zerafetle yerçekimine karşı koymayı başarmış bir başka canlı bulamazsınız. Yere bağımlı bedenler yer çekimine direnmek istediklerinde kuşların kanatlarını taklit edecekler: Yarasaların kanatları, balıkların yüzgeçleri. Bedeninizin neşeli hallerine dikkat ettiniz mi? Kudretlisinizdir, yürürken ayaklarınız yerden kesilir ve sevinçten havalara uçarsınız. Yüzünüzdeki tek tek aktörler, gözler, kaşlar, ağız, yüzün çizgileri kuşları taklit edercesine yukarıya doğru kıvrılır, kanatlanır adeta. Kederli olduklarında ise yerçekimine yenik düşer bedenler. Hareket etmeniz zorlaşır, bedeniniz yere yapışmıştır, kolunuzu kaldıramaz, parmağınızı oynatamazsınız. Yüzün çizgileri de yere doğru sarkmıştır.

Kederli bedenlerin yaşadığı yerçekimi kentleri vardır; çürümeye yazgılı bedenlerin birbirlerini yıkma pahasına ölümüne koşuşturdukları, karanlık, ölüm sever kentler. Bir de neşeli bedenlerin yaşadığı havai kentler vardır; aydınlık, yaşam sever kentler. Italo Calvino’nun ‘Görünmez Kentler’ kitabında kahin, Marozia kentine baktığında iki kent görür; aktüel ve virtüel olanı. Biri mevcut haliyle distopik bir kent, diğeri ise bir kentin barındırdığı gizil kuvvetlerin yüzeye çıkmasıyla başlayacak olan yeni çağın habercisi: “Marozia, en korkunç farelerin dişleri arasından dökülen artıkları birbirinin ağzından kapan fare sürüleri gibi, herkesin kurşun dehlizler boyunca koştuğu bir kent bugün; ama herkesin, kırlangıçlar gibi gergin kanatlarla döne döne gösteriler yaparak, havayı sivrisinek ve minik sineklerden temizleyip, bir oyundaymışçasına birbirine seslenerek göklerde uçacağı bir çağ başlamak üzere.”

1920’lerde Sovyet Konstrüktivistleri kanatlı bir yaşamı savunmuş ve havai çağın başladığını ilan etmişlerdi. Vladimir Mayakovski’ye göre yerin aşırı kodlanmış düzleminden kurtulup havalanmak mümkündür: “Kanatlarla tekerlekleri takıp evle beraber cümbür cemaat havalanabilirsiniz.” Tatlin, “letatlin” adını verdiği kanatlı bisiklet tasarlamıştır: “Uçağın mekanik uçuşu, uçma hissini elimizden aldı, bedenimizin hava içindeki hareketini hissetmiyoruz. Nasıl suda yüzmeyi ya da bisiklet sürmeyi öğreniyorsak havada uçmayı da öğrenmemiz gerekiyor.” Rodchenko’nun havalanan figürlerden oluşan kolajları, yerçekiminden kaçmaya çalışan konstrüktivist mimari. Uçmayı öğrenmek, yasalarıyla bizi her yere çivileme girişiminde despotun hamlesini boşa çıkarmak, kaçış çizgileri icat etmektir. Türkçeye kaçış çizgisi olarak çevrilen Deleuze’ün “line of flight” terimi aynı zamanda uçuş çizgisidir. Kaçış çizgileri, kırlangıçlar gibi gergin kanatlarıyla insanların neşe içinde uçacakları çağı başlatacak.

Doğanın içkin kuvvetlerinden yararlanarak, yerçekiminden kaçabilirsiniz. Ama iktidarın yerçekiminden kurtulmak o kadar kolay değil. Yerçekimi despotun elinde politik güce dönüşmüştür. Konstrüktivistlerin ardından gelen Stalin döneminde, yerden havalanmış hiç bir şeye tahammül edilmez. Konstrüktivistlerin yerden kaçma çabaları yeni dönemle birlikte vatana ihanet sayılmıştır. Her şey yere çivilenir. Bu dönemde “uzay uçuşları için dikilen anıt bile yere lök gibi oturmuştur... Kozmonot yerçekimine karşı boşuna uğraşıyor gibidir” (Buck-Morss, Rüya Âlemi ve Felaket, Metis).

Kanatlarınız mı kırıldı? Yere çivilenmiş, çarmıha gerilmiş, hücrelere kapatılmış gibi mi hissediyorsunuz? Kederli, despotik zamanlardan geçiyoruz çünkü. Ama yaşam despota rağmen vardır. Yaşam, gergin kanatlarıyla gökyüzünde uçan kırlangıçları, kaçış çizgilerini gizler bünyesinde. Yay gibi gergin kanatların içinizde titreştiğini duymuyor musunuz?

18 Kasım 2017 Cumartesi

HATIRLA AMA ASLA ANLATMA!

Damien Hirst
RAHMİ ÖĞDÜL
17.11.2017

Kim konuşuyor? Konuşan, geçmişten gelen hayalettir. Durmadan geçmişin yükünü yüklüyor sırtımıza. Konuşmaktan, yüzleşmekten kaçındığımız dehşetengiz olaylar birikerek çoğalıyor. Geçmişte korkunç şeyler olmuştur. Ama sır olarak kalmalı, anlatılmaları yasaklanmıştır. Sadece “hatırla!” deniliyor bize, sonra da “unut!” Geçmiş, örtülerin altında saklı; örtüleri hatırlamamızı istiyorlar sadece, örtünün altındaki korkunç olayları ise unutmamızı. Çok gerilere gitmeye gerek yok. Ermeni Tehciri’ni hatırlıyoruz ama, mağdurlar öykülerini anlatmaya başlayınca susturulmalı. Dersim olaylarını hatırlayın ama olup bitenler sır olarak kalmalı. 15 Temmuz’u hatırlatmak içinse ellerinden geleni yapıyorlar ama olup bitenler örtünün altında kalmalı. Dile getirilmesi yasaklanmış anılarla baş başa bırakıyorlar bizi. Hayatı anlamlandırabilmek için anlatabilmemiz gerek oysa. Yoksa çıldırmamız an meselesi. Hamlet, babasının hatırlamasını istediği ama anlatılması yasak sır yüzünden çıldırmadı mı?

Anlatmak, kaostan kozmos yaratmaktır. Hayatı bir kurmaca haline getirdiğimiz ölçüde akıl sağlığımızı koruyabiliyoruz. Hayatın delice akışıyla başka türlü baş edemeyiz çünkü. Kurmaca, hayatı kalıba sokmaksa, hayatın her zaman bu kalıptan taştığını da biliyoruz. Witold Gombrowics ‘Kosmos’ adlı romanına dair güncesine düştüğü notlarda kurmacayı şöyle tanımlamıştır: “Nedir polisiye roman? Kaos halinde olanı düzene sokma, düzenli hale getirme denemesi.” Ama bir yıl sonra şu notları düşmüştü güncesine: “Fazladan gerçekleşen bir olay yüzünden gerçekliğin bir anda kabından taşıvermesi. Her yana uzanan duyargalar… karanlık oyuklar… sapmalar… anaforlar… bütün bunların yaratılması” (Kosmos, çev. Aykut Derman, Can).

Kurmaca sadece edebiyatın ya da sanatın işi değil, sıradan insan da gündelik hayatın her yöne dağılıp saçılmasına katlanamadığı için hayatını kurmacalaştırmak zorunda. Çünkü “kurmacanın birliği var, biçimi var”diyor Aldous Huxley. Biçimsiz olana katlanamıyoruz. Yatay ilişkiler ağı olarak düşünüldüğünde toplum, bireysel kurmacalarımızın birbirine dokunarak durmadan yapılıp bozulduğu, konturları bulanık, devasa bir kurmacadır. Bizler kendi hayatlarımızı kurmacalarla anlamlı hale getiriyoruz ama en kötüsü, başkalarının kurmacalarına katlanmak zorunda olmamız. Ve başkalarının kurmacaları üzerinden hayatı olumsuzlamak ve başkalarının kurmacalarında hayatımızın olumsuzlanması. Ve iktidar öykülerimizi gizlemek için örtüler seriyor geçmişin üzerine. Sonra da örtüleri hatırlatıyor ama öykülerimiz anlatılmamalı.

Tarih bir kurmacadır, resmi tarih ise iktidarın kurmacası. Kurmacasıyla hiçleştiriyor hayatımızı, başımıza gelenleri gizlemek için örtmeceler seriyor. Olayı hatırlatıyor, ama olup bitenler sır olarak kalmalı. Prens Hamlet oyunun başlarında, kral babasının hayaletiyle karşılaşır ve babası “Beni hatırla” der oğluna, “Benim hikayemi anlat”. Ama neyi hatırlaması gerektiğini söylemez, sır olarak kalmalı: “Babanın ruhuyum ben ve bir süre için/Mahkûmum geceleri karanlıkta gezmeye/Gündüzleri ateşler içinde kalmaya/Yanıp tükeninceye dek işlediğim günahlar/Açıklamam yasak olmasaydı eğer/Yaşadığım zindanın sırlarını/Öyle şeyler anlatırdım ki sana/Tek kelimesi aklını başından alırdı (çev. Sabahattin Eyüpoğlu, İş Bankası).

Babaların işlediği günah, geçmişten birikerek gelen bu anlatılamaz sır nedir acaba? Eril iktidarların yeryüzünde giriştikleri katliamlar mı anlatılamaz olan, masum insanların çığlıkları mı? Kadıköy Moda Sahnesi’nde Kemal Aydoğan’ın yönettiği Shakespeare’nin Hamlet’inden çıkarken aklımda bin bir soru. Dekorunu ve kostümlerini günümüze taşıyarak Hamlet’in güncelliğini ve bu güncelliğin tüketilemeyeceğini gösterdiler bize. Erkekler arasında geçen, kadınların edilgin varlıklar olarak yer aldığı, hatırlanması ama asla anlatılmaması gereken sırlarla dolu egemen bir tarih anlatısı. Freud ve Lacan’dan tutun da James Joyce’a kadar çok sayıda yazarın çözümleyerek anlamını çoğalttıkları Shakespeare’nin oyununu tek bir anlamın içine hapsetmek mümkün değil. Prens Fortinbras’ın sahnede söyledikleri hâlâ kulaklarımda: “Unutulmamış haklarım var benim bu krallıkta.” Unutturulmak isteneni dile getiremezsek çıldırmamız an meselesi. Gözlerimizdeki karanlık oyuklarla nasıl bakabiliriz ki birbirimizin yüzüne?

10 Kasım 2017 Cuma

ÇOBANLAR, KOYUNLAR VE KEÇİLER


Francisco de Zurbaran, "Agnus Dei", 1640
RAHMİ ÖĞDÜL
10.11.2017

Nedir bu keçilerin bizden çektiği? Tüm kötülükleri keçilerin başına yüklüyor, sonra ya kurban ediyor ya da şehrin dışına sürüyoruz. Despotik sistemler kokuştukça günah keçileri hiç eksik olmuyor nedense. Oysa biliyoruz ki yeryüzü akışlarıyla bağlantısı kesilmiş baskıcı sistemler çökmeye yazgılıdır ve giderek düzensizlik artarken düzeni sürdürebilmek pahasına daha fazla şiddet ve daha fazla günah keçisi üretecekler. Batı’da üretilen kötücül yaratık temsillerinde, satirler ve iblislerden tutun da şeytana kadar adı kötüye çıkmış ne kadar varlık varsa hepsi de keçi formunda resmedilmiştir. Çoban, keçilerin koyunlarını baştan çıkarmasından ve tebaasız kalmaktan korkuyor.

Koyun olmadığınızı iddia edebilir ve “ben kendi kararlarımı veren özgür biriyim” diyebilirsiniz. Ama tüm kudretinizi temsilcilere teslim ettiğinize göre çoban ve sürüsü temsilinde koyunu oynamak dışında, başka bir seçeneğiniz kalmıyor. İktidara boyun eğdiğimizden beri güdülecek koyunlarız: “Firavun Mısırlı bir çobandı. Taç giyme töreninde ritüel olarak çobanın değneğini alırdı; “insanın çobanı” terimi Babil monarkının unvanlarından da biriydi” (Foucault, Özne ve İktidar, Ayrıntı). Doğu’da karşımıza çıkan siyasetnamelerde yine çoban ve sürü metaforuna rastlıyoruz; üstelik Thomas Hobbes’un “insan insanın kurdudur” tınısıyla: “Eğer hükümdar olmasaydı insanlar birbirlerini yerlerdi. Tıpkı çoban olmayınca sürünün yırtıcı hayvanlar tarafından yenilmesi gibi” (Bahadır Türk, Çoban ve Kral, İletişim). O zaman hiç itiraz etmeyelim, “koyun gibisin kardeşim/gocuklu celep kaldırınca sopasını/sürüye katılıverirsin hemen/ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye” (Nâzım Hikmet).

Peki keçilerin suçu ne? Tevrat’ta geçen “Günahları Bağışlatma Günü”nde Harun biri Yehova’ya, diğeri ise Azazel’e (şeytana) sunulacak iki teke seçer. Yehova için ayrılan keçiyi keser ve hayvanın kanını akıtarak tapınağı kirden arındırır. İkinci keçi ise günah keçisidir. “Sonra Harun ellerini keçinin başına koyar ve İsrailoğullarının tüm suçlarını, isyanlarını ve günahlarını itiraf eder. Böylece tüm günahları keçinin başına yükledikten sonra hayvanı çöle yollar… Keçi, İsrailoğullarının tüm suçlarını ıssız bir yere taşıyacaktır” (Kearney, Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar, Metis). Keçileri dışarı attıkça düzeninizi sürdüreceğinizi sanırsınız. Ama yanılırsınız, çünkü keçileri tüketemezsiniz, içimizde ürüyorlar.

Keçiler koyunlardan farklıdır. Koyunların önüne boyama kitapları konduğunda ve çoban çizginin dışına taşırmadan şekilleri boyamalarını istediğinde hiç sorgulamadan yerine getirirler. Boyayı taşırmadan şekilleri boyayanların takdirnameyle ödüllendirildiklerini biliyoruz. Keçi kılıklı iblisler öyle mi? Söz geçiremezsiniz, boyayı taşıracak ve çizgiyi aşacaklardır: “İblisler tanrılardan farklıdır, çünkü tanrıların sabit nitelikleri, özellikleri ve işlevleri, yurtları ve kodları vardır: yollarla, sınırlarla ve harita çıkarmayla ilgilenirler. İblislerin yaptığı ise, aralıklar boyunca, bir aralıktan diğerine sıçramaktır” (Deleuze).

Keçileri haritanın içine kapatamazsınız. Sınırlar içine kapatılmış bedenler, nelere muktedir olabileceklerini asla bilemezler çünkü. Bir deney alanı olarak yeryüzünde oradan oraya sıçrayarak başka bedenlerle bağlantılar kuracak ve bedenlerinin kudretinin bağlantılarla artacağını keşfedeceklerdir. Keçiler çiğnenmekten aşınmış yolları ve otları değil, dik yamaçlardaki yeni ve taze otları severler. Neşeli bedenlerdir, koyunlarsa kederli; çünkü kudretlerini çobana teslim etmişler. Ve bir koyun keçi-oluş yaşamadıkça nelere muktedir olabileceğini asla öğrenemeyecek. 

Çoban boyayı taşırmamamızı öğütlüyor; herkes kendine ayrılan yerde otlasın ve sınırını aşıp olmadık işlere kalkışmasın diye. Çoban izlenecek yolları çiziyor; ana yoldan çıkıp ara yollara sapmasınlar ve olmadık bedenlerle bağlantı kurmasınlar diye. Çizgiyi aşmazsak ve yoldan çıkıp ara yollara sapmazsak nasıl öğrenebiliriz ki kudretimizi? “Olsun, çoban bizi kuzucuklarım diye sevecek ya, o bize yeter” diyebilirsiniz. Sizi sevsin diye çobana boynunuzu uzattıkça şairin dediği gibi, sonunda gideceğiniz yer salhanedir, yani mezbaha. Hegel tarih üzerine tezlerinde tarihi bir mezbahaya benzetiyordu. Çobanlar ve koyunlar oldukça tarih mezbaha olmaya devam edecek.

4 Kasım 2017 Cumartesi

BİZİM NEDEN KARNAVALIMIZ YOK?

Pieter Bruegel

Pieter Bruegel
RAHMİ ÖĞDÜL
03.11.2017

Çürüyoruz farkına varmadan. Çürütüyorlar bizi. İçeride kesif bir çürüme kokusu, duymuyor musunuz? Çürüdükçe birbirimizi zehirleyeceğiz. “Durgun sudan zehir bekle” diyordu William Blake. Yeryüzünün akışlarıyla bağlantısı kesilmiş sular bir süre sonra kokuşur ve zehir üretir, insan da öyle: “Düşüncelerini asla değiştirmeyen insan, durgun su gibidir ve aklın sürüngenlerini üretir” (Blake). Özgür düşüncenin önüne çekilen setlerle kurumlarımız bataklığa dönüşürken bataklıkta yaşayan sürüngenlerden farkımız kalmayacak sonunda, birbirimizi tüketeceğiz. Kokuşmaktan kurtulmanın çaresi, yeryüzünün tüm akışlarına, rüzgârlarına açık sulardır; düşüncenin ve bedenin birlikte dalgalanacağı engin sular.

Alman Romantizmi’nin kurucularından Johann Gottfreid Herder, ölü bir noktada kokuşmak yerine 1769’da denize açılmış ve düşüncelerini dalgalandırmıştır: “Gökyüzüyle deniz arasında salınan bir gemi, düşünceye ne kadar geniş alanlar açıyor! Burada her şey düşüncelere kanat takıyor, hareket veriyor ve hava sahasını genişletiyor! Çırpınan yelkenler, sürekli çalkalanan gemi, gümbürdeyen dalgaların akıntısı, uçuşan bulutlar, sonsuz genişlikteki hava sahası!” (bkz. Rüdiger Safranski, Romantik, Kabalcı). Ölü noktanın çürüyen sularından özgürlüğün çalkantılı sularına atlamak. Toplumlar da denize, çalkantılı sulara açılırlar. Karnavallar kokuşmuş durgun suların alt üst olduğu, dengenin bozulduğu ve yeni akışlarla yeni dengelerin kurulduğu zamanlardır. Guy Debort 1871’de kurulan Paris Komünü’ne “19. yüzyılın en büyük karnavalı” demişti. Karnavalın çalkantılı suları yeni dengelere gebe.

Mikhail Bakhtin Ortaçağ karnavallarının özelliklerini sıralamıştı, hatırlayalım. Karnavalda yaşam alışıldık seyrinden çıkar. İzleyici ve icracı ayrımı silinmiştir. Karnaval icra edilmez, yaşanır. Alışıldık yaşamın yapısını ve düzenini belirleyen yasalar, yasaklar ve kısıtlamalar, karnaval boyunca askıya alınır; hiyerarşik yapı ve bu yapıyla bağlantılı tüm korkutup sindirme, hürmet, dindarlık ve görgü kuralları iptal edilmiştir. İnsanlar arasındaki hiyerarşik engellemeler, mesafeler ortadan kalkar, karnaval meydanında özgür ve içli dışlı, teklifsiz, samimi, sıcak bir temas ortamı yaratılır; jestler ve sözler özgürleşmiştir. Karnaval, bireyler arasında yeni ilişki tarzlarının yaratıldığı yerdir. Hiyerarşik konumların otoritesinden kurtulmuş bedenler, dışarıdan bakıldığında tuhaf ve yakışıksız görülebilir ama bastırılan bedensel arzular geri dönmüş ve insanın gizil yönleri ifade imkânı bulmuştur. Karnaval ortamı uygunsuz birleşmelerin ortamıdır. Daha önce yan yana gelemeyen tüm bedenler, değerler, düşünceler ve şeyler birbiriyle ilişkilenir. Karnaval kutsalı cismani olanla, yüceyi aşağı olanla, önemliyi önemsiz olanla, bilgeliği aptallıkla birleştirir. Karnaval toplumsal hiyerarşik yapıyı parodilerle çökerterek, şeyleri yeryüzünün, bedenin üretken kudretiyle ilişkilendirir.

Karnavalı olmayan bir toplumuz. Ama bizim bayramlarımız var. Bayram karnavaldan izler taşısa da karnaval değildir, aksine bayramda mevcut düzen pekiştirilip olumlanır, dayatılan tüm yasalar durmadan kutsanır. Karnaval geleneği de mitolojik geçmişe dayanıyor. Evrenin başlangıcındaki kaotik duruma bir geri dönüş, bir yenilenme, yeniden doğuş anı. Batı’daki karnavalın köklerine Doğu’da rastlıyoruz. Doğu’da yaratılışın yenilenmesi yeni yılın ilk gününde, Nevroz’da gerçekleşir; zamanın yıprattıklarının yenilendiği an. Zaman insanı, toplumu ve kozmosu yıpratmıştır. Ve zamanın yıprattıklarının yenilenmesi her şeyin alt üst olduğu ritüellerle gerçekleştiriliyordu: “Saturnalia şenliklerini andıran bir toplumsal karmaşa, erotik kuralsızlıklar, orjiler vb.” (Eliade, Kutsal Ve Kutsal-Dışı, Alfa). Yıpranmış bedenler, çürümüş toplum yılın son günü, biçimsizliğin tanrısı, deniz canavarı Tiamat’ın yeniden dirilişiyle çalkantılı suların içinde çözülüp dağılıyordu. Ve ardından kozmos bir kez daha yaratılacaktır. Tekrarlar önemlidir, fark yüzeye çıkar çünkü. Ve kozmosun her doğuşu, farkın yüzeye çıktığı yeni bir denge durumudur. Biz dayatılan dengede ısrar ettikçe daha fazla çürüyoruz. Karnavallar özgürlüğü soluduğumuz, yeni olanın yüzeye çıktığı çalkantılı sulardır. Dengemiz bozulmasın diye bataklıkta çürümeye katlanıyoruz.

29 Ekim 2017 Pazar

METAFORDAN HAYATLAR

Igor Morski

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
27.10.2017

Tanıdık olmayan bir şeyle karşılaştınız diyelim. Önce şaşırır ama çok geçmeden Alice gibi davranırsınız: “Her şey bilmediğim bir dilde yazılmış… Öyle ya, Ayna kitabı bu elbette! Aynaya tutarsam sözcükler doğru yöne döner!” (Lewis Carroll). Yabancı olanı metaforun aynasına tutuyoruz ve birden yabancılığından arınıp tanıdık bir imgeye dönüşüyor. Metafor, bir anlamı bir yerden başka bir yere taşıyor. Bildik bir anlamı bilinmedik, tekinsiz olana yansıtarak yabancı olanı temellük ediyor, tanıdık ve anlaşılabilir hale getiriyoruz. Metafor, yeni olanla karşılaşmamızı eskitiyor, sayesinde eskitilmiş ilişkiler yaşıyoruz. Kullanılmaktan lime lime olmuş metaforları yabancı olana giydirerek kendimize benzetiyoruz.

Mevcut olanı alt üst edecek bir olayı da eskitiyor ve hiç şaşırmıyoruz. İncil’de yazdığı gibi “güneşin altında yeni bir şey yok”. Çünkü metaforlarımız var bizim. En tekinsiz karşılaşmayı tekinli hale getiren, en rahatsız edici yabancıyı bile evcilleştirip kendimize benzeten metaforlar. Metaforlarla düşünmek evden hiç ayrılmamaktır. Ya da evimizi her yere taşımak. Evimizi her yere taşıdığımıza göre her yeni karşılaşma evin tanıdık bir nesnesine dönüşecek. Ve metaforlarla düşündüğümüzde evi her yere taşımakla kalmıyor, hiç dışarı çıkmadığımızı da fark ediyoruz. Oysa José Saramago “kendinizi terk etmezseniz asla keşfedemeyeceksiniz kendinizi” diyordu. Platon’un mağarasından çıkamadığımız için, izledikleri gölgeleri gerçek sanan tutsaklar gibiyiz.

Gölgeleri metaforlarla dışarı taşıyoruz; gölgelerin gölgelerini. Mağaranın bildik anlamlarını dışarıya yansıttıkça dışarıyı, yabancı olanı mağaraya dahil ediyoruz. Mağaranın, evin tonundan kurtulamayacak mıyız? Zor tabi evden kurtulmak. Ama başaranlar var, on iki ton müzisyenleri: “Önceleri gene eninde sonunda eve, asıl tona dönülüyordu; ama yavaş yavaş öyle uzaklara gidilmeye başlandı ki artık temel tona dönmeyi gerektiren bir duygu kalmadı” (Webern). Ton metafordur; her yere bu tonu taşımak fetihçiliktir, yabancı toprakları fethetmek. Evden, tek tondan dışarı çıkmayanlar, on iki tonu, yani çokluğu asla işitemeyecekler. Siz hiç yabancı oldunuz mu? Yabancı olmak, dünyaya bir çocuk gözüyle bakabilmek ve şaşırmaktır; yeryüzünün tüm seslerini kucaklamak. Ve aynı anda eşitsizliğe, sömürüye ve katliamlara şaşırmak. Ama biz her şeyi o kadar kanıksadık ki dışarı çıktığımızda da bu despotik havayı soluyoruz. Kurtulalım bu eril, despotik tek tondan! Gerekirse kekeleyelim, kekelemek iyidir. Gerekirse tökezleyelim, dengemiz bozulsun ki çoklukla birlikte yeni denge oyunları icat edelim ve yeni bir dil.

Kekeledikçe çokluğun çok sesli dilini birlikte keşfedebiliriz. Dil zoraki bir dengeyse ve bu denge tüm tahakküm ilişkilerini içinde barındırıyorsa kekelemek gerekecek. Sözcükleri çatlatmadan, grameri parçalamadan başka bir dünya mümkün değil. Başka bir dünya yaratmaktan söz edenlerin dillerine hiç baktınız mı? Eski dünyanın tüm tahakküm ilişkilerini barındıran bir dil kullanıyorlar. Dil, bir hapishanedir ve tahakküm ilişkilerini barındıran bir dilden yeni bir dünya çıkmaz. Dilden firar edemeyenler, çok sesliliğin özgürlüğünü solumayanlar yeni olanla, yabancıyla hiçbir zaman karşılaşamayacaklar. Dil hapishanesinin duvarlarını çatlatıp firar etmediğimiz sürece erilliğin, tahakkümün, eşitsizliğin dilini üreteceğiz birlikte. Firar etmeliyiz, gerçekliğin çölüne.

Gerçek, sözcüklerin ve dilin ötesinde, ele geçmeyen bir akıştır, sonsuz bir oluş hali. Ve bir metafor olarak dilin kendisi gerçekle karşılaşmamızı engelliyor. “Ağaçlardan, renklerden, kardan ve çiçeklerden söz ettiğimizde şeyler hakkında bir şey bildiğimizi sanıyoruz; fakat özgün varlıklarla hiç örtüşmeyen metaforlardan başka bir şey yok elimizde” (Nietzsche). Siz hiç ağaçla karşılaştınız mı? Karşılaşmıyoruz, ağacı dil hapishanesine kapatıyoruz çünkü. Bir ağaçla, yabancıyla karşılaşsaydık, ağacın dili dilimizi çatlatacak ve doğanın çok sesliliğiyle yeni bir denge, yeni bir dil yaratacaktık. Ağaçla karşılaşsaydık, başka bir dünya kuracaktık. Gezi’de nasıl da çatlatmıştık dilimizi? Çünkü o biricik, eşsiz ağaçla karşılaşmıştık. Unuttuk sonra, yine basmakalıp metaforlara gömüldük.