18 Ağustos 2017 Cuma

GÖRMEME BİÇİMLERİ

Henri Michaux

Henri Michaux

RAHMİ ÖĞDÜL
18.08.2017

Görmemenin pek çok biçimi olabilir; görmezden gelme ya da bakıp da görememe gibi. Görmezden gelme sıkça başvurduğumuz bir tavır. Eşitsizliğin, adaletsizliğin, acıların yaygın olduğu bir toplumda hayatı sürdürebilmenin, hayatta kalmanın görmezden gelmeye bağlı olduğunu düşünebilirsiniz. O kadar çok acı vardır ki tüm bu acıların duygusal yükünü kaldıramayacağınıza göre kayıtsız kalmaktan başka bir çare bulamayabilirsiniz. Başkalarının acıları yanı başınızdan geçse bile, görmezden gelebilirsiniz. Şiddete uğrayan biriyle karşılaştığınızda, “aman, bana bulaşmasınlar” deyip hemen sıvışabilirsiniz. Büyük kentlerde herkesin birbirine yabancı olduğu ve yabancıların başına ne gelirse gelsin bizi ilgilendirmediğine dair düşünce, bir hayatta kalma stratejisi olabilir. “Kim bilir ne haltlar karıştırmış da başına bunlar gelmiş” diyebilirsiniz. Ve “iyi ki benim başıma gelmedi” diye içten içe sevinebilir ve sessiz kalabilirsiniz. Bu kayıtsızlığın, görmezden gelmenin sessizliği, kuzuların sessizliğidir. Kapatıldıkları hücrelerde kasabı beklerken, olup bitenleri dikizleyenlerin sessizliği.

Çok yakın geçmişte, kentlerde mahalle denilen komşuluk ve dayanışma ağları, birbirini gören, sevincini ve acısını paylaşan insanlardan oluşurdu. Kentsel dönüşümle birlikte toplumsal dayanışma ağları parçalanınca toplu konut hücrelerine kapatıldık ve çelik kapıların gözetleme deliklerinden merdiven boşluklarını dikizliyoruz şimdi ve yandaki hücreye kapatılanların başına gelenlere sessiz kalabiliyoruz. Görüyoruz ama görmezden geliyoruz. Görmezden gelmek, görünmez olmaktır. Başkalarının bizi görmediğini düşünmek. Ama görünmez olmak, aynı şekilde haksızlığa, şiddete maruz kaldığınızda başkalarının da sizi görmemesi, çığlıklarınıza sessiz kalmasıdır. Bir karabasan gibi. Hani yatağımızda, uyku ile uyanıklık arasında gördüğümüz, bağırsanız da yanınızdakine sesinizi duyuramadığınız kâbuslar var ya, işte öyle. Görmezden gelmek, birbirimizi kör kuyularda merdivensiz, denizler ortasında yelkensiz bırakmaktır. Sorunları hep başkalarının sorunları, acıları hep başkalarının acıları olarak görmek. Kapatıldığımız kör kuyularda hayatımızı sorunsallaştırmadan, sorunları başkalarının üzerine yıkarak kendi distopyamızı inşa ediyoruz.

Bir başka görmeme biçimi ise baktığımız halde görememizdir. Gördüğünüzü, üstelik kurallara uygun gördüğünüzü iddia edebilirsiniz. Ama bize tek doğru görme biçimi olarak öğretilen çizgisel perspektifin yarattığı yanılsama, yanıltıyor bizi. Yanılsama diyorum, çünkü antik Yunanlılar perspektifi tiyatro dekorunda kullandıklarında ve seyirci koltuklarından sahneye baktıklarında yaratılan derinliğin bir yanılsama olduğunu biliyorlardı. Ve biz bu yanılsamayı tek doğru görme biçimi olarak benimsediğimizde ve kendimizi bu görme biçimiyle inşa ettiğimizde, yeryüzünü bir tiyatro dekoruna, kendimizi de seyirciye dönüştürdük. Sahte derinlik, yeryüzünden uzaklaştırdı bizi. Çizgisel perspektifin düzlemi, her şeyin birbiriyle orantılı olarak sayısallaştırıldığı ölçü mekânıdır. Ölçülemez olanı, ölçüye sığmayanı, ölçüden kaçanı perspektife sığdıramazsınız. Protagoras’ın “insan her şeyin ölçüsüdür” demesi üzerinden asırlar geçti ve ölçü sopasına dönüştük. Sahte derinlikle sığlaştık ve sığlığımızla yeryüzünü ve başkalarını ölçer ve yargılar olduk. Oysa insan ölçüden kaçan, kabına sığmayandır.

Mesafe bir derinlik yanılsamasıdır; baktığımızda seyirlik resimler yaratıyor ve kendimizi çerçevenin dışına yerleştiriyoruz. Çizgisel perspektifin geometrik konisi de bir kuyudur. Yeryüzüne bulaşmadan, sadece ölçmeyi ve yargılamayı isteyenlerin kuyusu. Oysa sorunların, acıların bir yumak gibi birbirine dolandığı aynı yüzeyi paylaşıyoruz. Ve her seferinde nasıl beceriyorsak bir derinlik yanılsaması yaratıp sorunlardan sıyrılmayı beceriyor ve seyirci konumuna geçebiliyoruz. Çizgisel perspektif, yeryüzünün teatral bir temsilidir, biz de bu temsili koltuklarımızdan izleyen seyirciler; sahnelenen oyunları edilgin bir şekilde izlemekle yetiniyoruz. Ve bizim bu sahnede göremediğimiz, ölçülemez olandır, yani kendimiz, yani insan. İnsan her şeyin ölçüsüdür ama aynı zamanda insan ölçüye sığmayandır da. Ve ölçüye sığmayan, yaşamdır aslında. Sahnelenen oyunda yaşamı göremiyoruz.

11 Ağustos 2017 Cuma

CANAVARLAR VE ÖLÜ TAKLİDİ YAPANLAR

RAHMİ ÖĞDÜL
11.08.2017

Hep aynı numara. Kendisini erişilmez bir yüksekliğe yerleştirdiğini düşünenler, erişilebilir ve yerlerinden edilebilir olduklarını anladıklarında ve yükselen toplumsal hareketi bir tehdit olarak algıladıklarında, bir araya gelen toplumun farklı kesimleri arasındaki anlaşma zeminini çökertmek ve aralarına nifak tohumları ekmek için kadim bir örneği yineliyor ve hep aynı oyunu koyuyorlar sahneye. Mitolojinin ebedi döngüsü yineleniyor durmadan. Ve biz belleksizler, belleğini yitirenler, her seferinde aynı tuzağa düşüyoruz. Yinelenen mit, Babil Kulesi mitidir. Tanrıya ulaşmak için bir kule inşa etmeye karar veren ve aynı dili konuşan halkı, farklı diller konuşan gruplar halinde ayrıştırarak ortak anlaşma zeminini çökertme ve çatışmalı bir ortam yaratma stratejisi; tanrı-kralların hep kullanageldikleri ve her zaman işe yarayan meşhur numara. Bu ebedi döngüyü bir yerinden kırmazsak, bizi birbirimize kırdıracaklar ve sonra da “insan insanın kurdudur” diyecek ve haklı çıkacaklar. Ve tanrı-kral, kendisini yerleştirdiği yükseklikten, biz aşağıdakilerin birbirini yemesini bir tiyatro oyunu izler gibi izleyecek. Ve hep aynının dönüp durduğu kısır döngünün içine kapatılmış, ne olup bittiğinin farkına varamayan ve farklı olanı açığa çıkaramayan teatral yaşamlar süreceğiz. Olup bitenleri fark edip farkı açığa çıkaranları, sahnelenen oyunu bozanları derdest edip dışarı atacak, sonra da canavar olarak adlandıracağız.

Oysa canavar, canı olandır. Çanakkale, Ayvacık’ın bir köyünde karşılaştığım, omuzunda tüfek taşıyan yaşlı adama nereye gittiğini sorduğumda, “koyun ağılına” diye yanıtladı; “peki tüfek?” dedim, “canavar için” dedi. Koyunlara canavar saldırıyormuş. Kurda canavar diyorlar bu yörede. Canavar sözcüğünün etimolojisine baktığımızda Farsça, canı olan tüm yaratıkları, hayvanları kapsayan “canvar” sözcüğünden türediğini göreceğiz. Canı olanlar dışarı sürüldüğüne göre, biz içeride kalanlar ölmüşüz demektir. Ya da ölü taklidi yapıyoruz. Tüm yerleşik kültürlerde canavar kavramıyla karşılaşmamız boşuna değil. Canı olanlardan, doğanın kudretini bedenlerinde hissedenlerden canavarlar yaratıyoruz. Ve tüm kültürlerdeki canavar imgesi, canı olan yaratıklara ait farklı parçaların biraraya getirilmesiyle oluşturulmuş kolaj bir imgedir; çokluğun imgesi. Canı olan, durmadan doğuran doğanın hesaplanamaz çokluğu. Hep aynı olanın, 'bir'in durmadan geri döndüğü kentin içinde farkı, çokluğu açığa çıkaran duyumsayan bedenleri canavarlaştırıp kentin dışına sürüyoruz. Ve evcilleştirilmeyen, aynılaştırılmaya direnen doğamızı, 'polis'in, yani kentin dışına sürdüğümüze göre içerisi 'nekropolis'tir, yani ölüler kenti. Ölüm severlerin, ölü taklidi yapanların kenti.

Canavar, yani canı var. Canavar, duyumsayandır ve bedeninin tüm yüzeyiyle yeryüzünü iliklerine dek hisseden. Duyumsayan, ölü taklidi yapanlardan farklı olarak, aynının kısır döngüsüne rağmen farkı, farklı olanı fark eden ve farkı duyumsayarak farklılaşandır. Farklı olana tahammül edemeyişimiz, canlı olanı canavarlaştırmamızdan belli. Anlam dünyamız bile yaşama dokunmayan cansız kavramlardan oluşuyor. Antropolog Geertz’in dediği gibi, “insan kendi ördüğü anlam ağlarında asılı kalmış bir hayvandır.” Ölü kavramlarla örüyoruz anlam ağlarımızı; algılarımızı genişletecek, yaşamın kudretini duyumsatan, farkı açığa çıkaran canlı kavramlara da tahammülümüz yok. Ve anlam dünyamız bir natürmorttur, yani ölü doğa. Canı olanlar, canavarlar dışarı sürülmeli; toplumsal natürmordu canlandırabilirler çünkü. Canı olanlar korkutuyor en çok; ölü taklidi yapanlara dokunmuyorlar.

Yaşam mücadelesi veren Nuriye ve Semih’e destek için Kadıköy’de gerçekleştirilen eylem sırasında heykel taklidi yapan performans sanatçısına dokunmamaları, canlı olanlara ise çok başlı bir canavar gibi davranmaları manidardır. Canı olanların, yaşamı savunanların canavarlaştırıldığı bir toplumda canavarlar güzeldir. Sürrealist Alfred Jarry’i de çok severdi canavarları: “Canavarı uyumsuz öğelerin bileşimi olarak tanımlamak adet olmuştur… Ben kendine özgü, tükenmez her güzelliği canavar olarak tanımlarım.” Canavarlar, tükenmez yaşam kaynakları.

7 Ağustos 2017 Pazartesi

GÖLGESİNE SIĞINACAK AĞACIMIZ OLACAK

Roelandt Jacobsz Savery, The Garden of Eden

Yaşlı Pieter Bruegel, "Körler Körlere Yol Gösteriyor", 1568
RAHMİ ÖĞDÜL
04.08.2017

Yüzümü güneşe dönüyorum. Yoğun ışık kör ediyor gözlerimi. Artık göremiyorum. Oysa ışık altında gerçekliği tüm çıplaklığıyla görebileceğimizi söylemişlerdi. Aydınlanacak ve mağaranın karanlığından kurtulacaktık. Işığın yoğunluğunu ne denli çoğaltırsak, şeyler niteliklerini o denli göstereceklerdi bize; ama olmadı, körleştik ve köleleştik. Tuhaf değil mi? Ve aydınlıkta körleşen gözlerimiz hiçbir şey göremiyor şimdi. Söylenenlere ve tasvir edilenlere körü körüne inanıyoruz. Tanrı “ışık olsun” diye buyurmuş ve yeryüzü aydınlanmıştı. Daha fazla ışık istedi birileri ve gecenin karanlığını elektrik ışığıyla gündüze çevirdiler; gün gibi ortadayız. Gördüğümüzü sanıyoruz hâlâ, ama gördüğümüz, zihnimizi ele geçirenlerin bize gösterdikleridir. Ve gösterdikleri, yeryüzü değil, paranın yüzü. Sonra da her şeyi tüm çıplaklığıyla gördüğümüzü iddia ediyor, akıl yürütüyor ve çıkarımlar yapıyoruz. Kör edici ışık altında körler körlere yol gösteriyor.

Ve bu kör edici ışıktan kaçacağımız, gölgesine sığınabileceğimiz ağacımız bile yok. Çırılçıplak yakalandık. Ve bu yoğun ışık altında iktidar bizi çırılçıplak görebilirken biz iktidara bakamıyoruz bile. Başlarımız öne eğik. Kim “kral çıplak” diyorsa, kendini aldatıyor. Çıplak olan bizleriz. Ve kral bizi çırılçıplak yakalamak istiyor her seferinde, tüm potansiyelimizi ele geçirmek. Yüzümüzde paranın çıplak yüzü; potansiyelimiz. Ve para gibi durmadan yerimizden yurdumuzdan ediliyor ve para gibi elden ele dolaşıyoruz. Biriktirilecek ve yeri geldiğinde savaşlarda, kıyımlarda harcanacak insan kaynakları. Harcanmıyoruz sadece, birbirimizi de harcıyoruz. Herkesin birbirini harcamasının norm olduğu dünyada “neden felaketler yaşanıyor?” diye soruyoruz bir de. Elbette harcayan, harcanacaktır.

Kral bakışlarını yeryüzüne yönelttiğinde yeryüzü de paranın yüzüne dönüşüyor. Yüzümüzde kralın bakışları; yeryüzünü harcıyoruz. Yeryüzünde yaşanan onca felaket paranın yüzünden değil mi? Hiçbir şekilde soyutlanıp genellikler halinde birbirinin yerine geçemeyecek doğanın biricik, eşsiz unsurları, soyutlandıkça paraya dönüşüyor. Çünkü para her şeyin yerine geçebiliyor. Her türlü sınıflandırmadan kaçan yeryüzünün tekil varoluşları, sınıflandırmanın kıskacına yakalanıp genellemeler halinde aynılaştırıldıklarında ve sonunda her şeyin tıpatıp aynısı olan paraya çevrildiklerinde, geriye paradan başka bir şey kalmamıştır. Ve hâlâ sınıflandırılamayanlar, genelleştirmenin kıskacından kaçanlar, paraya dönüşmeye direnenler var. Direnenler oldukça, yeryüzü paranın yüzü oluncaya kadar yıkım faaliyetlerini sürdürmeye kararlı kralın uykuları kaçacak. Gecenin karanlığı uyutmaz çünkü. Yeryüzünün henüz fethedilmemiş bir karanlık yüzü vardır hâlâ. Ve bu karanlık ele geçirilemeyen direngen kuvvetleri barındırır içinde. Karanlık, henüz yüzeye çıkmamış ve çıkmasıyla birlikte mevcut şeyler düzenini dönüştürecek gizil kuvvetler alanı. Kör edici ışığın altında yitirdiğimiz koyu gölgelerimizin karanlığı. Ve geceyi aydınlatsalar da kuytu köşelerde gölgeler dolaşıyor. Fark edeceksiniz.

“Gölge, fark edildiğinde yenilenme kaynağıdır; yeni ve üretken dürtüler, egonun yerleşik değerlerinden ortaya çıkamaz. Yaşamlarımızda, steril ve içinden çıkılamaz bir dönem olduğunda karanlığa bakmalıyız” diyor Carl Jung. Yerleşik düzenin değişmesini istemeyenler, güneşin kör edici ışınlarına güveniyorlar. İncil’de “Olmuş olan yine olacak. Güneşin altında yeni bir şey yok” diye yazıyor. Güneşin altında hiçbir şey değişmiyorsa, geceye, gölgeye, karanlığa bakmalı. Güneşin kör ettiği gözlerimizi gecenin karanlığında dinlendirsek, bakın, nasıl da yeni yaşam pencereleri açılacak tenimizde. Ve neler olup bittiğini, nasıl kısır bir döngüye kapatıldığımızı ve tüm potansiyelimizi ele geçirdiklerini iddia etseler de gizil güçlere ulaşamadıklarını ve bir karar anında bu gizil güçlere ulaşabileceğimizi göreceğiz. Milyonlarca gözle bakacağız yeryüzüne. “Gecenin içimizde açtığı/sonsuz gözler/çok daha uzağı görebiliyorlar” (Novalis, Geceye Övgüler). Ve o zaman gölgeli ağaçlarımız ve kudretli bedenlerimiz olacak ve gölgelerde yeryüzünün hesaplanamaz çokluğu. Birlikte direneceğiz.

28 Temmuz 2017 Cuma

HATIRLAMAK DİRENMEKTİR


Fergus Channon
RAHMİ ÖĞDÜL
28.07.2017

Geride hiç iz bırakmak istemeyen bir suçlunun titizliğiyle işaretleri tek tek sildiler önce. Sonra kıvrımlara geldi sıra; kıvrımlarda saklı tek bir bellek kırıntısına bile tahammülleri yoktu; düzleştirdiler. Ellerinden gelse tüm yüzeyleri asit dökerek yakacak ve bir bellek kıyımı gerçekleştireceklerdi; ama yapamadılar. Tüm çabalarına rağmen mutlaka küçük bir iz, bir işaret, bir bellek kırıntısı kalacaktır geriye. Ve bu kırılgan izlerden yola çıkanlar, geçmişi ve geleceği silmeye çalışanlara rağmen yitirdiklerimizi hatırlayacak ve hatırlayanlar başlatacak direnişi. Bir yıkım çağında hatırlamak, işaretleri okuyabilmektir ve işaretleri okumak ise direnmek.

Yeryüzündeki her şey yüzeyinde, saklı doğasını gösteren işaretler taşır. Adem ve Havva cennetten kovulmadan önce deneyimsiz ve işaretsizdir. Yeryüzüne düştüklerinde işaretlerle donatılırlar, çünkü doğa hiçbir şeyi işaretlemeden bırakmaz. Dolayısıyla şeyler, kendi görünmez niteliklerini görünür kılan ve açığa çıkaran bir gösterge taşır mutlaka (Agamben, Dünyevileştirmeler, Monokl Kitap). Yeryüzünde var olmak, deneyimlerle yaralanmaktır zaten; yaralar, yeryüzünün ilişkisel ortamında, doğaları bu ilişkilerce belirlenmiş olanların gizli doğalarını dışa vuran izlerdir. Ve çok eski zamanlardan beri insanlar bu izleri okuyarak hayatta kalabilmişler ve geleceklerini okuyabilmek için yine bu izlere başvurmuşlardır. Çin’de insanlar, ateşin kaplumbağa kabuklarında açtığı çatlakları ya da kuşların kumda bıraktıkları ayak izlerini kehanet amacıyla okurlardı. Roland Barthes’ın “yazı aslında yüzeyin üzerindeki bir çatlaktan başka bir şey değildir” saptaması, yazının da içeride gizlenmiş olanı dışarı sızdıran bir yara olduğunu hatırlatır bize. Yeryüzüne eylemlerimizle yazılar yazarken, doğa da gizli doğamızı dışavuran işaretlerle donatıyor bedenlerimizi. Ve bedenleri belleksiz, deneyimsiz bırakan bir yıkım çağında, gözden kaçmış işaretleri okuyarak hayatta kalabiliriz. Ama izleri okuyabilmek için duyumsayacak bir bedenimiz olmalı. Kimsenin dikkatini çekmeyen küçük bir ize bile duyarlı bir beden, yitirdiğimiz toplumsal ilişkileri yeniden kurabilir ancak.


Kim tarafından yapıldığı belli olmayan bir resmin failini bulabilmek için sanat tarihçisi Morelli de önemsiz ayrıntılara yoğunlaşıyordu. Morelli’nin yöntemi, en çok göze çarpan ikonografik ve üslupsal özellikler yerine, kulak memelerinin, el ve ayak parmaklarının, tırnakların biçimi gibi önemsiz ayrıntıların incelemesine dayanıyordu. Tam da bu tür ayrıntılarda, sanatçı ikincil özelliklerle uğraşırken, üslup çabasını yitiriyor ve farkına varmadan en bireysel ve bilinçdışı çizgileri kullanıyordu. Morelli’yle aynı yıllarda Conan Doyle’un dedektifi Sherlock Holmes da yine kimsenin dikkatini çekmeyen ipuçlarından yola çıkarak suçun failine ulaşacaktır. Suçlu suçunu gizlemek için tüm izleri silmeye çalışsa da geride mutlaka bir iz bırakmıştır. Morelli’den etkilenen Freud, farkına varmadan yaptığımız küçük bilinçdışı jestlerimizin gizli kalmış yönlerimizi ele verdiğini keşfetmiştir. Yitirdiğimiz belleğimiz, gözümüzden kaçan, değersiz ve önemsiz saydığımız izlerde, işaretlerde saklı. Marcel Proust geçmişin asla geçmediğini, şimdi ve burada gizlendiğini ve kurtarılmayı beklediğini söylüyor: “Aslında hayatımızın her saati, tıpkı kimi halk efsanelerindeki ölülerin ruhları gibi, ölür ölmez somut bir nesnenin içine gizlenerek onda vücut bulur. Oraya hapsolur ve biz o nesneye rastlamazsak, temelli orada hapis kalır. Biz nesne aracılığıyla onu tanır, çağırırız, o zaman kurtulur” (Sainte-Beuve’e Karşı, Doğu Batı Yayınları). Ya da bir işaret aracılığıyla onu tanır ve çağırırız. Ama işaretleri, duyumsama kudreti olan bedenler tanıyabilir sadece.

Kurt Wimmer’ın 2002 tarihli ‘Equilibrium’ adlı filmi, faşist bir rejim tarafından Prozium adlı bir ilaçla duyguların köreltildiği ve sanatın yasaklandığı distopik bir dünyayı anlatır. Filmde Prozium kullanmayı reddeden, duyularını yitirmeyen sanatçılar başlatır isyanı. Bu yıkım çağında da iyi ki aramızda hâlâ Prozium kullanmayanlar var. Ve umut, duyumsama kudretini yitirmeyenlerin, işaretleri okuyabilen ve çoğaltabilenlerin bedenlerinde gizli; çağrılmayı bekliyor.

FELAKETİM OLURDU AĞLARDIM

Henri Michaux
RAHMİ ÖĞDÜL
21.07.2017

Ne diyordu Attila İlhan ‘Üçüncü Şahsın Şiiri’nde? “Gözlerin gözlerime değince/Felaketim olurdu ağlardım.” Keşke gözlerin gözlerime değseydi, felaketim olsaydı da ağlasaydım. Olmuyor, kesişmiyor bakışlarımız. Öklidçi geometrinin paralel çizgileri gibi bakışlarımız birbirine değmeden sonsuzluğa dalıyor. Sartre “başkaları cehennemdir” diyordu; gözlerin gözlere değmesi cehennemse şayet, varsın olsun, felaketi göze almak zorundayız. Arafta sıkışıp kalan ve başlarına gelecek olayı bekleyen ruhlar gibiyiz. Birbirimize bakmadığımızda, gözlerimiz birbirine değmediğinde, cehennem zebanilerinin tasarladığı cehennem gibi hayatlar yaşatıyorlar bize.

Gözlerin gözlere değmesi, “paralel çizgiler sonsuza kadar kesişmezler” yasasının ihlalidir. Titanik gemisinin batması da yine Öklidçi yasanın ihlaliydi ve bir felaketti. Bir kurtarma filikasından, gecenin karanlığında gemi çok güzel görülmektedir; ama bu güzelliği sadece deniz yüzeyiyle lomboz ışıkları şeridinin oluşturduğu ‘korkunç açı’ bozmaktadır. Bu basit geometrik yasasının açıkça ihlali dışında geminin yara aldığını gösteren başka hiçbir şey yoktur (Stephen Kern, Zaman ve Uzam Kültürü, İletişim). Gecenin karanlığında, bekleme odasındaki selfie’ler de güzel görünüyor. Selfie’lerin, kapalı öznelerin gözlerinin birbirine değmesi bir felakettir; kendilerine ayrılmış paralel şeritlerde birbirine dokunmadan duran öznelerin yara alması ve batması. Yara alan öznelerin felaketi, yeni bir dünyanın doğuşuna gebedir. Göz göze değince, birbirine paralel çizgilerden oluşan görsel koordinatlar sistemi çökmüş ve görselliğin çöküşüyle birlikte göz gözü görmeyen bir felaket ortamında bedenlerin birbirlerine dokunmaktan başka çaresi kalmamıştır. Bedenler kullanmadıkları ellerini keşfederler yeniden. Gelecek, birbirimizin yaralarına dokunan ellerimizde saklı.

Arafta kaderlerini bekleyen kederli ruhlara, sırf yara almaktan korktukları, birbirlerinin gözlerine bakamadıkları, birlikte kendi yazgılarını yaratamadıkları için sahte cehennemler yaşatıyorlar şimdi. Bekleme odalarında hazır-yapım felaketleri bekliyoruz. Ve Öklidçi yasayı ihlal etmezsek, paralel evrenlerdeki bekleme odalarında daha çok cehennemler yaşatacaklar bize. Kesişmeyen bakışlar ülkesinde birbirlerinin felaketi olamayanlar, birbirlerinin yaralarına dokunamayanlar, kendileri hayatta kaldıkları için avunmakla yetinecekler. Ama şimdilik. Sonra sıra onlara da gelecek. Perspektifimizi yitirdik, kesişmeyen çizgilerin perspektifi olmaz çünkü. Ve perspektifsiz bir dünyada bakışlarımız, birbirine değmeden dipsiz kuyularda kayboluyor. Dipsiz kuyuların içinde sesimizi de birbirimize duyuramıyoruz artık. Kuyudan çıkmak için bir felaket yeterli: Gözlerin gözlere değmesi.

“Tüm sanatlar içinde resim, zorunlu olarak, kendi felaketiyle bütünleşen ve o andan itibaren kendini ileriye doğru bir kaçış çizgisi olarak kuran tek sanattır” diye yazıyor Deleuze, Francis Bacon kitabında (Norgunk). Ressam, yaratım öncesi kendi felaketini hazırlayandır. Ve bu felakete Bacon ‘diyagram’ adını veriyor: Tuvalde rastgele yapılmış çizgiler, lekeler; rastgele çizmek, süpürmek, silmek, farklı açılardan ve çeşitli hızlarla boya fırlatmak. “Diyagram, anlamdırmanın dışındaki ve temsili olmayan çizgilerle bölgelerin, çizgilerle lekelerin işleyiş halinde oldukları kümeler.” Özne kendini bir diyagrama, bir kaos, felaket ortamına yerleştirdiğinde artık görselliğin temsil rejimi yerini, dokunsal rejime bırakmıştır. “Ressamın eli, kendi bağımsızlığını kurtarmak ve hüküm süren optik organizasyonu kırmak için araya girmiştir. Sanki bir felaketin, bir kaosun içindeymişçesine, göz gözü görmemektedir.” Bu görsel kaosun içinde el, yeryüzü kuvvetlerini duyumsayarak kendi yolunu bulacak ve yolları sürekli çatallanan bu kaotik bahçeden bir düzene doğru bir kaçış çizgisi yaratacak. El, yeryüzünün tüm yaralarına dokunmuş, felaketi yaşamış ve felaket olmuştur. Bekleme odalarında, hazır-yapım felaketleri bekleyen kederli ruhların gözleri birbirine değmek zorunda, felaketimiz olmalı. Ve çoklu perspektifler barındıran yeni bir dünyaya, göz gözü görmeyen bu görsel felaket ortamından geçerek ulaşabiliriz ancak. Gelecek, ellerimizde saklı.

14 Temmuz 2017 Cuma

YAZARI KAPATTINIZ, PEKİ YAZIYI?


RAHMİ ÖĞDÜL
14.07.2017

İktidar yazıyı sevemedi bir türlü. Yazıya ve yazı yazanlara yaptıklarına baksanıza! Yazarı dört duvar arasına kapatsa da, yazıya erişim yasağı getirse de yazının ele geçmeyen, kapatılamayan bir kudreti var. Mürekkebin akışkan doğası yazıya sinmiş olmalı. Ne kadar kapatmaya ya da anlamını sabitlemeye çalışırsanız çalışın, tüm çabanıza rağmen yazı sizden kaçacak ve alıp başını gidecektir. Yazı, kökenle, başlangıçla, babayla bağını koparmış bir kere, kendi başına hareket edebilir. Söz öyle mi? Babanın ağzından çıkar, babanın ağzına bakar ve hep babasına bağlı kalır.

“Tanrı-kralın yazmaya ihtiyacı yoktur; konuşur, söyler, emreder ve sözü kâfidir” diyor Derrida. Ve yeni bir icat olarak yazı tanrı-krala sunulduğunda tedirgin olmuştur. Platon’un ‘Phaedrus’ diyaloğundaki mite göre, yazıyı icat eden mucit tanrı Teuth, diğer icatlarıyla birlikte tanrı-kralın huzuruna çıkmış ve sıra yazıya gelince, “belleğin de, öğretimin de devası (pharmakon) bulundu” diye icadını sunmuş. Yazı dışarıdan gelmiş ve iktidara icat çıkarmıştır. Ve bu yüzden yazıya temkinli yaklaşır hep, tehlikelerine işaret eder. Yazının başına bela olacağını biliyor çünkü. En çok da yazarları hapsettiklerine göre yazı, tanrı-krallara ilaç değil, zehir etkisi yapıyor olmalı. İktidar yazıdan korkuyor. Tanrı-kral buyurmak istiyor sadece ve ağzından çıkan her buyruğun kanun hükmünde olmasını. Ama yazı, sözün karşısına dikildiğinde iktidarın sözünü tersine çevirip yalancı çıkarabilir. Yazı, sözün zehiridir.

Derrida ‘Platon’un Eczanesi’nde “farmakon” kavramının hem deva, hem zehir anlamına geldiğinin altını çiziyor (çev. Zeynep Direk, Alfa). Bir deva olarak sunulmasına karşın, tanrı-kral’ın yazıya düşmanca davranması, yazıya geçirilmiş, göstergeye dönüşmüş sözün bağımsızlığını ilan etmesinden, kendi başına hareket etmesindendir. Yazı artık bir baba, bir köken olmadan hareket ettikçe babanın sözünü zehirlemekte ve bir toplumsal bellek aracı olarak kanun hükmündeki sözünü geçersiz kılmaktadır. 19. yüzyılda kriminolog Cesare Lombroso’nun, buldukları her yüzeye yazı yazanları “grafomanlar” olarak patolojikleştirmesinin altında yatan, yine iktidarın yazı korkusudur. Yazı yazmak bir tutku haline geldiğinde tanrı-kralın bedenine bağlı söz, yani logos merkezini yitirir. Ve yazı kentin tüm yüzeylerine, duvarlarına, kıvrımlarına yayıldığında, bir hakikat merkezi olarak kendini dayatan tanrı-kralı yerinden etmiştir. Yazı bir isyandır. Ya da isyan, kentin duvarlarındaki yazılara sinmiştir.

Yazı, bir yolunu bulup kapatıldığı yerden kaçandır. Doğası gereği hep bir kaçış çizgisine yerleştirir kendini. Bir akarsudur çünkü, suyun çizgisi. Yazıdan önce de yazı vardır, doğanın yazısı. Böceklerin, kuşların, hayvanların kumda bıraktıkları kırılgan izler. Rüzgârın ve suyun yeryüzüne kazıdıkları. Jeolojik katmanlar kütüphanesi. Tüm bu yazı öncesi yazılar, kendi üzerlerine kapanmak yerine, hep dışarı açılan, yeryüzünü, evreni her yönde kateden ve şeyleri birbirine bağlayan çizgilerdir. Yazısı olmayan göçebe topluluklar, doğanın içinde doğanın yazılarına tutunarak hayatta kaldılar. Yerleştiklerinde icat ettikleri yazıyı iktidar, anlamını sabitleyerek kapatmaya çalışmıştır. Ama akışkanlık yazının doğasında var. Yazı, bir çizgi olarak dışarıdan gelmiştir ve sürekli dışarı açılacaktır.

Dışarı açılan, uçları açık bırakılan çizgiler vardır, bir de kendi üzerine kapanan çizgiler. Çizginin iki ucunu birleştirin, kısırdöngüyü yaratacaksınız. İktidar çizgiyi büküp kendi üzerine kapattığında mutlak düzenini sürdüreceği bir içerisi yaratacağını sanmıştır. Ama çizgi, duyumsamanın bir kuvvet vektörüne dönüştüğünde, içeri ile dışarı arasındaki ayrımı aşındırır. Lyotard’ın yazıyla ilişkilendirdiği “figüral”, kapalı bir figürü, varlığı değil, açıklığı duyumsama kuvvetidir: “Harf, çizginin kapatılmasıdır; çizgi ise kapatılmış harfin açılması. Harfi açın, imgeyi, olayı, büyüyü bulursunuz. Çizgiyi kapatın, amblemi, sembolü ve harfi bulacaksınız.” Figüral, kapalı olanı açandır. İktidar, durmadan kaçan yazı karşısında çaresiz. Çizgiyi kapatmaya, sembollerle olayın üzerini örtmeye çalışsa da bir düşünce kuvveti olarak yazı çoktan yeryüzüne karışmış ve iktidarı yerinden etmiştir. Yazıyı kapatamazsınız!

7 Temmuz 2017 Cuma

NORMAL ŞARTLAR ALTINDA ASLA YÜRÜYEMEZSİNİZ!


Giuseppe Pellizza da Volpedo, "Dördüncü Kuvvet", 1901
RAHMİ ÖĞDÜL
07.07.2017

Hep normal şartlar altındaki (NŞA) problemleri koydular önümüze. Oysa normal şartlar, basıncın ve sıcaklığın sabitlendiği, basıncın 1 atm, sıcaklığın 0 derece olduğu koşullardır ve bu koşullar, ilişkilerin ikinci bir emre kadar dondurulduğu olağanüstü hal koşullarıdır. Olağanüstü hali normal olarak yaşayan kuşaklarız. Bu koşullar altında bir deneyi, diyelim ki seçimi tekrarladığınızda, hep aynı sonuca ulaşırsınız. Normal şartlar, parametrelerin sabitlendiği ve kontrol altında tutulduğu, hep aynının durmadan geri döndüğü bir durumu tanımlıyor; yani kapalı, denge halindeki bir sistemi. Hani, gençlerin birbirlerinin omuzlarına çıkarak kule oluşturdukları denge gösterisi var ya, o gösterinin toplumsal versiyonu. Tabanında geniş halk yığınları, onların omuzlarında yükselenler ve en tepede iktidar. Bu dengeyi sürdürmek isteyen kim? Kim bu dengeden yararlanıyor? Denge gösterisini sürdürebilmek, ancak normal şartlarda mümkün olabilir, yani dengeyi bozacak yaşamın dinamik kuvvetlerinin dışarıda tutulmasıyla. Normali tanımlayan iktidar, denge bozucu yaşamı anormal olarak dışarıda bırakmıştır.


Normal şartlar, normalleştirme toplumunun şartlarıdır. Foucault’nun tanımıyla, 17. yüzyılda ortaya çıkan ve tek tek bedenlerin kapatılarak biçimlendirildiği 'anatomo-politika' ile 19. yüzyılda ortaya çıkan ve norm etrafında nüfusların biçimlendirildiği 'biyo-politika'nın birbirine eklemlenmesi. Denge devam etsin diye bedenlerimizi ve toplumsal bedenlerimizi durmadan kalıba sokuyorlar. Ve sırtımızda yükselenlerin onca ağırlığı. Bu koşullara tahammül etmeyi ancak bir yük hayvanı becerebilir, Nietzsche’nin deyişiyle bir deve. ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’de sözünü ettiği ruhun üç evriminde deveden sonra gelen hayvan aslandır; yük taşımaya “hayır!” demiştir. Ama “hayır!” demek de yetmiyor. Bir çocuğa, kendi kendine dönen bir tekerleğe dönüşmek ve yaşamı değersizleştiren yüklerden kurtulmak ve yeni değerler yaratabilmektir asıl mesele. Biraz kımıldasak, kalıbımızın dışına çıksak denge bozulacak. Hele bir de yürüdüğünüzü düşünün, durmadan dönen bir tekerleğe dönüştüğünüzü. Yürüdüğünüzde, normal şartlarda sırtınıza istiflenen yüklerden sıyrılacak ve hafifleyeceksiniz; yaşamın dinamik kuvvetleriyle dans ederken bulacaksınız kendinizi.

Normallik bir kurgudur, tıpkı mutlak dengenin de bir kurgu olması gibi. Yaşam, mutlak denge değil, denge ile dengesizlik arasındaki bitimsiz bir danstır ve dengenizi sürekli bozandır. Yürümek de öyle. Yürürken, fark etmesek de attığımız her adımda dengemiz bozulur ve bir sonraki adımda yeniden kurarız dengemizi. Ve yaşam yürür, bıkmadan usanmadan, dallanıp budaklanarak. Kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı. Norm kalıplarını tuğlalar gibi üst üste dizerek hiyerarşik kuleler inşa eden ve kendini en tepeye yerleştiren iktidarın dengesini bozmak için kalıbınızın dışına çıkmanız, açık havada yürümeniz yeterli. Her karşılaşma bir denge bozumudur ve yeni bir denge durumu. Yürümek, karşılaşmaları çoğaltır; birbirimize doğru ve birlikte yürümek, yeni dengelere gebe.

Farkında mısınız? Yürümeyi unuttuk. Kalıba sokulanlar yürüyemez çünkü. Kalıpları taşımak için taşıma bantları (konveyör) var. Taşıtlar, asansörler, yürüyen merdivenler, yürüyen bantlar. İktidar yürüyenlere yürümeyi bırakmalarını ve taşıma bandına, trene binmelerini önerdiğinde kutsalı da değersizleştirmiştir. Kutsala doğru yapılan hac yolculuklarında, varılacak yerden daha çok yolculuktur önemli olan. Yürüyerek yapılan ve çoğu zaman aylarca süren hac yolculuğunda kişi, yaşadığı deneyimler ve karşılaşmalarla kendi bedeninin nelere muktedir olacağını keşfetmiş ve kâmil bir insana dönüşmüştür. Taşıma bantlarında taşınanlar, kalıplarını kıramaz. Bu yüzden her yürüyüş biraz da hac yolculuğudur; yaşamın dinamik kuvvetleriyle birlikte devinirken kalıbınızı kırmış ve yeni değerler yaratabilecek bir çocuğun olgunluğu sinmiştir ruhunuza. Ve yürüdüğünüzde, boşluğu adımlarınızla bir ağ gibi örüp kendi mekânınızı yaratırsınız. Yürümek, hafiflemektir, normal şartların dışına çıkmak, yaşama açılmak, yeni yaşam olanakları keşfetmek. Yeni değerler yaratabilenler, hafifleyenlerdir, bedenlerini ve düşüncelerini açık havada yürütenler.