22 Temmuz 2016 Cuma

BUZ DEVRİ: BÜYÜK ÇARPIŞMA



RAHMİ ÖĞDÜL
22.07.2016

Duyularımız, hep aynı şiddetle, sürekli tekrarlanan bir uyaranı algılamamaya başlıyor bir süre sonra. Biteviye tekrarlayan bir sesi işitmez oluyoruz. Ama algıları açık olanlar vardı, hep işittiler sesi ve kuşkulandılar. Biri bir işler karıştırıyor olmalı: “What the hell is he building in there?” diye sordular Tom Waits ile birlikte: “Neler inşa ediyor? Ne haltlar karıştırıyor?” Elindeki matkapla küçük tadilatlara giriştiğini düşündük önce. Fakat tadilatları hiç bitmedi; gece ve gündüz matkabın sesini işitiyorduk. Sonra birden matkap darbeli moda geçince kulakları tırmalayan bir sesle sıçradık koltuklarımızdan: “Gotta catch ‘em all!” “Yakalayın hepsini!” Ekranların içinde yakalanmıştık.

Marslıların yeryüzünü işgal etmesini andıran ve felaket filmlerinden alışkın olduğumuz sesler ve görüntülerle sarsıldık o gece. Canlı yayın, Orson Welles’in bir radyo şakası değildi, ama bunun bir şaka olmasını çok isterdik. Welles, 1938’de radyo tiyatrosunda, H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı romanını canlandırdığı sırada Marslıların dünyayı işgal etmeye başladığını anlatırken, radyolarını yeni açmış Amerikalıların yaşadığına benzer bir duyguydu yaşadığımız. Ve daha da şiddetlisi. Televizyonda görüntüler vardı; ve dışarıdan gelen sesler ve görsel efektlerle zenginleştirilmiş üç boyutlu bir gösterinin içinde bulduk kendimizi; kimimiz şiddete maruz kaldık, kimimiz gerçek ile gerçek dışının ayrımsızlaştığı mıntıkada sadece izlemekle yetindik. Aklımızın dumura uğradığı bir yücelik gösterisi.


Keyifli dehşet!
Buz kesilmiştik. İşin tuhafı, Buz Devri filminin gösterime gireceğini günler öncesinden duyurmalarına rağmen yine de kanımız donmuştu: “Buz Devri, Büyük Çarpışma/15 Temmuz’da Sinemalarda/Türkçe Dublaj ve 3-D seçeneğiyle.” Ankara ve İstanbul’dakiler üç boyutlu şiddete maruz kaldılar. Sesler, görsel efektler, ses ve ışık patlamaları; şiddetli bir gösterinin içine düşmüştük. Biz küçük insanların güvenli bir yerde izleyici konumunda, kudretimizi aşan çok güçlü bir “yüce” varlık karşısında yaşadıklarımızı, Romantikler “delightful horror” diye tanımlamışlardı, yani keyifli dehşet. Bir estetik kategori olarak “yüce” deneyimi, 17. yy’de Salvador Rosa’nın yaptığı yabanıl, ürkütücü ve eril doğa manzaralarıyla estetik repertuvarlarımıza girmiştir, ama egemenlerin halkın aklını dumura uğratmak ve tüm duyularını esir almak için kullandıkları eski bir yöntemdir; keyfini bilemem ama dehşet yaratmakta üstüne yoktur.

Yoksa Yunan mitolojisindeki tanrıların, göksel varlıkların çarpışmasına mı tanık olmuştuk? Gök gürültüleri, şimşekler ve düşen yıldırımlar. Ve bu güç ve şiddet gösterisi toplumsal ilişkilerin ortasına düşen bir imaj bombardımanıdır aynı zamanda. Hiç kimse güvende değildi. “Gösteri, bir imajlar toplamı değil; kişiler arasında, imajlar tarafından dolayımlanan bir toplumsal ilişkidir” diyor Guy Debord Gösteri Toplumu’nda (Ayrıntı). Zihinlerimiz ve bedenlerimizi yakalayan gösteri, tüm ilişkilerimizi dolayımlayınca, egemen aklın kurgusunda kör şiddetin hem faillerine hem de kurbanlarına dönüşebiliriz.

Derin çukurlar
Bastığımız sağlam zeminler de delik deşik şimdi. Her delik, aramızda kurduğumuz bağları kopardı ve kopan bağlarla birlikte kendimizi çukurun dibinde bulduk. Çukurlarımızdaki dev ekranlarda akan görüntülerden izliyoruz yukarıda kopan kıyameti. Yeryüzü, kentler, toplum ve bedenler; tutunacağımız yüzeyler. Nereye tutunmaya çalışsak derin çukurlar açılıyor; kime sarılsak boşluğa sarılmış gibi oluyoruz. Kendimize bile tutunamıyoruz; içimizde derin, dipsiz uçurumlar var; bakmaya korkuyoruz. Boş oyuklar olarak dolaşıyor kentin sokaklarında, kara delikler. Herkes birbirinin aynası; boş oyukların sonsuza doğru katlanarak çoğaldığı aynalar.

Buzdan bıçaklar!
Ekran aynadır, boşlukları durmadan çoğaltan. Ekrandaki gösteri, bir yandan içimizi boşaltırken, diğer yandan bir lütufmuş gibi sunulan hazır-yapım kavramlarla dolduruyor içimizi. Nietzsche’nin filozoflara önerisine bu zor günlerde ne de çok ihtiyacımız var: “Filozoflar artık kavramları ne bir armağan gibi kabul etmeli, ne de onları saflaştırıp parlatmalıdır; kavramları yaratmalıdır.” Sadece kavramları mı? Mekânlarımızı da yaratamazsak buz kesmiş buzdan bıçaklara dönüşmemiz an meselesi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder