15 Eylül 2017 Cuma

HEPİMİZ AUSCHWITZLİYİZ

Marian Kolodziej

RAHMİ ÖĞDÜL
15.09.2017

Nerelisin?” diye sorduklarında “Auschwitz’liyim” diyorum. Peki siz? Nazilerin Auschwitz Toplama Kampı’ndaki toplumsal kimliğinden sıyrılmış, adı sanı olmayan ve sadece koluna kazınmış bir sayıdan ibaret olan çıplak insan ile biyolojik verilere ve biyometrik ölçümlere indirgenmiş ve kimlik kartında taşıdığı numaradan ibaret olan günümüz insanı arasında fark var mı acaba? Sanmıyorum. Her ikisi de biyo-iktidarın toplumsal ilişkilerinden ve toplumsal kimliğinden soyutladığı ve çırılçıplak bıraktığı kırılgan insandır. Her ikisi de “bugün de hayatta kaldım” ya da “tutuklanmadım” diye içten içe sevinirken, başına gelecekleri çaresizce bekleyendir.

Toplumsal ilişkileriyle kendini inşa ettikçe var olabilen insan yerini biyolojik veri olarak insana bırakıyor ve bu gidişle insan sadece ölçümden ibaret bir öze dönüşecek. Oysa Sartre “öz değil, varoluş önce gelir” ya da Michael Serres “ilişkiler varlıktan önce gelir” derken, insanın kendini ilişkilerle inşa ettiğini vurguluyor ve insanı sınıflandırma nesnesine dönüştüren özcü yaklaşımları reddediyorlardı. Tekrar başa döndük. Aşkın bir öz arayışı yerini biyolojik özcü anlayışa bırakmıştır. Şimdi biyometrik ölçümler ve biyolojik verilerle insan biyo-iktidar tarafından bir katalog nesnesine dönüştürülüyor.

19. yüzyılın ikinci yarısında polisiye kaygılarla sadece suçluları kataloglamak için başlatılan antropometrik ölçümlerin bugün tüm bireylere uygulanması suç ve suçlu kavramındaki değişimi gösteriyor. Paris emniyetinde çalışan Alphonso Bertillon’un suçluları teşhis etmek için kurduğu ve Bertillonage olarak bilinen sistem, herhangi bir nedenle tutuklanan ya da göz altına alınan birinin kafatası, el ve ayak parmakları, kulak ve yüz ölçümlerine dayanıyordu. Cepheden ve profilden çekilen fotoğraflarıyla birlikte tüm ölçüm bilgileri bir kartın üzerine yerleştiriliyor ve kataloglanıyordu. Aynı yıllarda parmak izi sınıflandırma sistemi de geliştirildi. Parmak izinin önceleri sömürgecilerin, yerlilerin fiziksel özelliklerini ayırt etmekte zorlandıkları sömürgelerde uygulanması düşünüldü. Ama 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde bütün dünyaya yayılmıştı bile (bkz Agamben, Çıplaklıklar, Alef). Ve günümüzde optik tarayıcıların gelişimiyle birlikte önceleri suçluları teşhis için kullanılan antropometrik ve biyometrik ölçümler bir kimlik tespiti olarak her yurttaşa uygulanıyor. Ülkemizde dağıtılan, parmak izi, parmak damar izi, el ayası damar izi gibi biyometrik ölçümleri içeren ve üzerinde biyometrik fotoğraflarımızın olduğu çipli kimlik kartlarına yönelik ilgiye bakılırsa biyometrik olmak için can atıyoruz. Hatta çipli kimlik kartlarında özgürleşmeyi bile keşfedenler var. Ekşi Sözlük’teki bir entry’ye göre, ikili cinsiyeti yansıtan renkli kimliklerle sorun yaşayan trans bireyler tek renkli çipli kartlarla artık sorun yaşamayacaklar. Çipli kimlikler eşitledi bizi; hepimiz suçluyuz.

Artık iktidar herkesi suçluyor; toplumsal ağlar içindeki her birey, olmadık bağlantılar kurabilme yeteneğinden dolayı iktidar açısından hep tehlikeli olmuştur. Dolayısıyla iktidar karşısında örgütlenmiş bir kitle değil, biyolojik olarak işlenecek ham bir kütle görmek istiyor. Laboratuvarında genetiğiyle oynayarak istediği şekle sokacağı, yeniden üreteceği bir biyo-kütle. Ve laboratuvar Auschwitz’tir; bireylerin, yeryüzüyle ve kendi aralarında kurabilecekleri ilişki olanaklarının ortadan kaldırıldığı ve biyometrik ölçümlere ve biyolojik verilere indirgendikleri bir laboratuvar ortamı. Auschwitz her yerdir.

Dijital toplama kampının ıssızlığında birbirimizin gözlerine bakmıyoruz, kimlik tespiti için retinalarını tarıyoruz sadece, tıpkı optik tarayıcılar gibi. Ve bizim gözümüzde de herkes potansiyel suçludur. Birbirimize dokunarak, doğrudan gözlerimizin içine bakarak kurduğumuz toplumsal ilişkiler parçalanırken geriye, dijitalleştirilmiş biyolojik veriler kalıyor. İnsana dokunmak istiyoruz, fakat birden sayısallaşıyor. Sayılara dokunamazsınız. Sayıları sayabilir ya da sayılarla oynayabilirsiniz ancak, Auschwitz’de olduğu gibi. Ve bize hep ölümü hatırlatıyorlar. Ölüleri sayabilirsiniz, hayatı değil; kaotik akıyor çünkü. Auschwitz’den çıkmak mı istiyorsunuz? Hayatı hatırlayın: Memento vitae…

9 Eylül 2017 Cumartesi

ÜTOPYA KARANLIKTA SAKLIDIR

Jack Shadbolt


RAHMİ ÖĞDÜL
08.09.2017

Bizi karanlıkla korkuttular, karanlıkta öcüler vardı; yaramazlık yaparsak öcülere vereceklerini söylediler. Korktuk ve inandık. Çok geçmeden hepimiz uslu çocuk olduk ve ışıktan hiç ayrılmadık. Karanlık kötülüklerin alanı. Karanlık yenilmeliydi. Işık hem bu dünyada hem öte dünyada mutlak düzen demekti. Güneş tanrı Apollon’a öykünen 14. Louis kendini Güneş-kral ilan etti. Tanrı kutsal ışıktı; şeytan ise karanlıklar prensi. Yıldız Savaşları’nda gücün bir aydınlık bir de karanlık tarafı vardı. Darth Vader aydınlık taraftan karanlık tarafa geçti ve kötülükler prensi oldu.

Karanlıkla korkutuldukça ışıklı bölgede, iktidarın sözünden çıkmayan, düzeni bozmayan uslu çocuklar olduk. “Çiçek olun” dediler, olduk; “tıp” dediler donduk. Ve şimdi ışıklı bölgenin despotik düzene boyun eğmiş nesnelerinden farkımız yok; kıpırdasak düzen takıntılı despot kızıyor ve yerimize geçip tekrar çiçek oluyor ve donuyoruz. Ve İncil’deki sözü hatırlatmadan edemiyorum: “Güneşin altında yeni bir şey yok.” Olmaz tabi, ışığın altında yerleri ve işlevleri tanımlanmış nesneler ve bu nesnelerle kurulmuş despotik bir düzen var. Işıklı bölge, Parmenides’in varlığın alanı olarak tanımladığı, değişimin, dönüşümün olmadığı ve ‘bir’ adını verdiği bölgedir. Tüm değişim, dönüşüm ve ‘çokluk’, yanılsamalar olarak karanlığın alanına sürülmüştür. Karanlıkla korkutulmamız boşuna değil; iktidarın despotik düzenini değiştirecek doğanın çoklu kuvvetleri karanlık alanda canavarlara, yaratıklara, öcülere dönüştürülmüştür. Evcilleştirilemeyen doğa karanlık tarafta. Doğanın ele geçmeyen, despotik düzene boyun eğmeyen kuvvetleri şeytanlaştırılmıştır. Despotik düzene baş kaldıranların günah keçisi ilan edildiği bir toplumda şeytanın keçi formunda olması bir rastlantı değil.

Batı’nın Ortaçağ sanatında devasa bir kötücül yaratıklar külliyatı (corpus maleficorum) var. Ve bu tasvirlerdeki neredeyse istisnasız tüm kötücül yaratıklar boynuzları, sakalları, sert kılları ve toynaklarıyla keçi benzeri yaratıklardır. Yine Batı’nın şeytan figürü de keçidir. Karanlıkta yaşayan yaratıklarla, doğanın ve insan doğasının inatçı, ele geçmeyen kuvvetleriyle her karşılaşma, biz evcilleştirilmiş nesneler için tekinsiz bir karşılaşmadır. Despotik düzene boyun eğenlerin, içlerindeki asiyle karşılaşması. İçinizdeki asi çocuğu bastıramazsınız: “Tekinsizin ete kemiğe bürünmüş hali olan canavar, uzun süredir saklandığı ve neredeyse içinde unutulduğu bodrumdan yahut dolaptan firar eden varlıktır” diyor Freud. Varlığımızı bir despot gibi ‘bir’ olarak inşa ederken karanlık bodruma ya da dolaplara kilitlediğimiz içimizdeki ‘çokluk’ bir pundunu bulur ve firar eder. Işık altında despotik ‘bir’ var; demokratik ‘çokluk’ karanlıkta. Karanlıktan öğreneceğiz, güneşin altında yeni bir şey yok.

“Öğrenmek asıl olarak göstergelerle ilgilidir. Göstergeler soyut bir bilginin değil, zamansal bir çıraklığın konusudur. Öğrenmek bir maddeyi, nesneyi, varlığı her şeyden önce deşifre edilmesi, yorumlanması gereken göstergeler yayıyorlarmış gibi ele almaktır. Odunun göstergelerine duyarlı olunduğunda marangoz ya da hastalığın göstergelerine duyarlı olunduğunda hekim olunur…” (Deleuze, Proust ve Göstergeler, Kabalcı). Karanlığın varlıkları da göstergeler yayıyor. Karanlıkta kalana, henüz ortaya çıkmamış olana ve çıkmasıyla birlikte despotik düzeni değiştirecek olana duyarlı olunduğunda ütopyacı olunur; yeter ki karanlık ve varlıkları korkutmasın sizi. Ütopya deyince, geleceğe yönelik, mükemmel olarak tasarlanmış bir toplum projesi ya da var olmayan bir ülke gelmesin aklınıza. Aksine mahrum bırakıldıklarımızı şimdi ve burada ele geçirebilmek, şimdi ve burada yaşanabilir, sömürünün, eşitsizliğin, adaletsizliğin olmadığı bir toplumu birlikte kurabilmektir. Ütopya: karanlığın, karanlıkta bırakılanların bilgisine sahip olmak.

Karanlığın varlıklarının göstergelerini okuyamıyoruz; karanlıkta göremiyoruz çünkü. Doğa karanlıkta kalmıştır, doğanın doğurganlığı da. Gözdeki koni hücreleri sayesinde ışığa çabuk adapte oluyoruz. Gözlerimizin karanlığa alışması kolay değil. Karanlıkta görmemizi sağlayan çubuk hücrelerinin etkin olmaları zaman alıyor. Yılmayın, karanlığa bakın. Şimdi ve burada olanı, ütopyayı göreceksiniz.

5 Eylül 2017 Salı

ÇAĞDAŞ OLANI 'BEŞ SATIRLA' ANLATMAK

Igor Morski

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
01.09.2017

Kendi zamanımızdan nefret ediyoruz; kötü zamanlarda yaşıyoruz çünkü. Ama kötü zamanlarda yaşamak, diğer zamanlarda sıradan bir edim olarak deneyimlediğimiz var olmayı mücadele düzeyine taşımaktır. Tüm niteliklerinizle var olmanın ağırlığını hissetmek. Giderek çölleşen bir ortamda bedeninizi bir duyumsama vahasına dönüştürmek zorunda kalırsınız. Çokluğunu yitiren ve yoksullaşan bir ekosistemde bir tohum olarak ekosistemin tüm çeşitliliğini olabildiğince bünyenizde taşımanız gerekir. Ama var olmanın ağırlığı hafifletir insanı; bir yük hayvanı gibi sırtınıza yükledikleri yüklerin ağırlığı gibi değildir; omuzlarınız çökmez, aksine omuzlarınız hiç olmadığı kadar dikleşmiştir, çünkü yitirilenleri bir kudret olarak taşıdığınızı bilirsiniz. Bu kudret, çoklukla buluştuğunuzda, çokluğu içinizde taşıdığınızda açığa çıkabilir ancak. Gezi Direnişi sırasında çokluğun kendi mekânını yaratabilme kudretini düşünsenize. Nasıl da ayaklarımız yerden kesilmiş ve havalanmıştık. Çokluğun kuvveti sizi yere çekmez, aksine yerçekimine karşı bir kuvvettir. İktidar sizi olduğunuz yere çivilemeye çalışsa da, siz bir kuş misali özgürlüğe doğru kanat çırpacağınız kaçış çizgileri icat edersiniz.

Çağınızı sevmemekte haklısınız ve tam da bu yüzden çağdaş olan sizsiniz, çağıyla uyuşanlar değil. “Akıllı bir adam kendi zamanından nefret edebilir fakat ne olursa olsun, reddedilmez bir biçimde ona ait olduğunu da bilir…” (Agamben, Çıplaklıklar, Alef). Çağdaş (contemporary) kavramını yeniden düşünmeliyiz. Kime çağdaş denir? Dönemleriyle fazlasıyla çakışan ve onunla tamamen uyuşanlara mı? Şimdiki zamanın formlarına körü körüne bürünenlere mi? Yoksa kendi zamanlarıyla kopuşlar yaşayanlara mı? Agamben’in dediği gibi “çağdaşlık kişinin, bağlı ve aynı anda mesafeli olduğu kendi zamanıyla tekil ilişkisidir.” Körü körüne zamanının içine gömülenlere çağdaş denemez; olsa olsa çağın kölesi olabilirler. Bugün çağın kölesi olanların kendilerine çağdaş demesi kadar tuhaf bir şey yoktur.

Çağın kölesi olanlar, tek bir zaman ve mekân içine sıkıştırılmışlardır, tıpkı 17. yüzyıl çiçek natürmortlarında, farklı açma zamanlarına ve ekosistemlere sahip çiçeklerin tek bir vazo içine yerleştirilerek resmedilmeleri gibi. Şimdi de kapalı sitelere, AVM’lere yerleştiriyorlar. Bu modern zamanların natürmort sanatıdır. Çok zamanlı ve çok mekânlı doğayı öldürme sanatı. “Aşırı modern olmak kadar tehlikeli bir şey yoktur”, zira “bir de bakarsınız modası geçivermiştir insanın” diyor Oscar Wilde. Çağın kölesi olanların modası geçiverir hemen ve tarihin çöplüğünde bir atık olarak yerleri hazırdır. Çağdaş olanlar, yerleştirildikleri vazodan nefret edenlerdir ve vazoda, yani zaman ve mekânda bir çatlak, bir kırık yaratmak isteyenler; bastırılmış, dışlanmış çokluk içeri girsin diye. Çatlak, farklı olanların buluşma noktası haline geldiğinde, görünmez olan görünür hale gelmiştir.

Çağdaş olanın bedeni de çokluğun yüzeye çıkacağı çatlaklarla doludur. Ve zamanı nesnel, ölçülebilir, niceliksel zamanla, yani kronolojiyle değil, çizgisel zamandaki bir kırılmaya, kopuşa işaret eden ve hayatın tüm potansiyeline bir anda ulaşılabildiği niteliksel zamanla, yani ‘kairos’la tanımlanır ve bedeni, daha önce yan yana gelemeyecek farklılıkların birlikte, yan yana özgürlüğe doğru kanat çırpacakları bir hava sahasına dönüşebilir. Kudretlidir ve kendi mekânını sonsuza doğru genişletebilir.

Çağdaş olan, iktidarın kör edici ışığına rağmen, karanlığı, karanlıktaki gölgelerin gizil kuvvetini duyumsayandır. Çağın köleleri ise yoğun ışıkta körleşmişlerdir. Kör edici ışıkta bırakın karanlığı, mevcut şeyler düzenini, nelerin olup bittiğini bile algılayamazsınız. Oysa çağdaş olan bakışını zamanın ışığına değil, karanlığına çevirmiştir, “kendi zamanından gelen karanlık huzmesini tüm yüzünde algılayan kişidir” (Agamben). Karanlıkta kalanı, henüz görünmeyeni ve görünür olduğunda ışık altındaki mevcut şeyler düzenini değiştirecek olanı görendir; gideni ve gelmekte olanı. Ve çağdaş olan bahtiyardır, Nâzım Hikmet ‘Beş Satırla’ anlatmıştır: “Annelerin ninnilerinden/spikerin okuduğu habere kadar/yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı/anlamak sevgilim, o bir müthiş bahtiyarlık/anlamak gideni ve gelmekte olanı…”

30 Ağustos 2017 Çarşamba

ÖLÜLER EVİNDE DELİK KORKUSU

Fotoğraf: Rahmi Öğdül
RAHMİ ÖĞDÜL
25.08.2017

Dışarısı çok sıcak. Dışarısı çok kirli. Dışarısı çok gürültülü. Dışarıda yabancılar var. Dışarıda dış mihraklar. Tüm olumsuzluklar dışarıda. İçerisi öyle mi? Dışarının tam karşıtı. İçeride her iklim sıcaklığını ayarladığımız klima var. İçerisi çok temiz. İçerisi sessiz. İçeride sen, ben, bizim oğlan. İçeride iç mihraklar. Dışarısı kaos, içerisi kozmos. Dışarısı rastlantıların alanı, içeride saat gibi işleyen bir düzen var. Dışarıdakiler içeridekilerin huzurunu, mutluluğunu kıskanıyorlar.

İçeri ve dışarıya dair anlatılar karşıtlıklar üzerine kurulu. İçeriye hep olumlu, dışarıya hep olumsuz anlamlar yüklüyoruz. İçeri ve dışarısı ayrımında düzen takıntılı bir kişinin dışarıya takındığı düşmanca tavrı görüyoruz. Peki içerisi ya da dışarısı anlatıldığı gibi mi? Hiç içerinin boğucu havasında nefessiz kalıp dışarıya, açık havaya çıkmak arzusu hissetmediniz mi? Her şeyin tıkır tıkır işlediğine göre dışarı çıkmak arzusu da neyin nesi? Yoksa dışarısı bize anlatıldığı gibi değil mi? Kim kuruyor bu içeri ve dışarı kurmacasını? İçerideki hep aynının dönüp durduğu boğucu düzen de neyin nesi? Bu düzen kimin düzeni? Saat gibi tıkır tıkır işleyen bir düzen kurmak isteyenin kim olduğu, saatin guguğundan belli; baksanıza her saat başı nasıl da ötüyor.

Tüm olumsuzluklar dışarıda olduğuna göre tedbiri elden bırakmamalı, sızabilir ve içerideki saati bozabilirler. Sınıra daha yüksek duvarlar örmek gerek, pürüzsüz duvarlar. Duvarlar hiçbir gözenek barındırmamalı; en küçük gözenekten, iğne deliğinden bile sızabiliyorlarmış içeri. Yüzeylerdeki delikler, gözenekler korkutuyor içeridekileri; deliksiz, gözeneksiz parlak yüzeyleri, duvarları sevenlerin çoğaldığı bir çağda yaşıyoruz; deliklerden korkanlar var. 2005’te internetteki bir tartışma platformuna katılanlar bu delik korkusuna bir ad verdiler: Tripofobi (Trypophobia). Yun. ‘tripa’, delik, oyuk anlamına geliyor; tripofobi, delik korkusu. Amerikan Psikiyatri Derneği’nin Tanı ve İstatistik El Kitabı’nda bir tanı olarak yer almamasına ve bilimsel literatürde kabul görmemesine karşın bu korku, internet bloglarında ve forumlarında tartışılanlara bakılırsa binlerce insanı ilgilendiriyor. Evrimsel nedenleri de olabilir; yeryüzünden kaçıp sığındığımız mağara duvarlarındaki deliklerler zehirli böcekleri ve yılanları barındırabilir. Ama pürüzsüz, parlak yüzeylere tapınma çağımızın semptomu. Dışarının korkunç kuvvetlerinden bizi ayıran steril, pırıl pırıl duvarlar.

Taştan, betondan duvarlar yetmeyebilir, sesten duvarlar da örmeli. Balililer ölünün başında hiç ara vermeden birkaç gün boyunca öyküler okurlarmış. Ölümü izleyen hassas günlerde, iblisler ölünün ruhunu ele geçirmesin diye. Ve birbirlerine okudukları öykülerle sesten duvarlar örer ve öyküler birbiri üzerine kıvrıldıkça, merkezinde ölünün yer aldığı, sesten bir labirent inşa ederlermiş. İblisler köşeleri dönemedikleri için ses duvarlarına çarpacak ve ölüye ulaşamayacaklar. Dışarıya sürdüğümüz yaşamın içeri girmesini önlemek için biz de içeride televizyonun, müziğin sesini açarak ya da durmadan konuşarak sesten duvarlar örüyoruz. Ruhumuzu, bedenimizi, zihnimizi yaşamın kuvvetleri ele geçirmesin diye. Sonra da yaşadığımızı iddia edebiliyoruz ve düşündüğümüzü; oysa yaşamak dışarı ile diyalog kurabilmektir; dışarısı ile içerisi arasında bedenimizle, sözcüklerle, imgelerle, kavramlarla mekik dokumak. Mekik dokumadan düşünemezsiniz. Dışarıyla korkutulup içeri kapatılanlar, zihnen ve bedenen ölmüşlerdir. Ancak açık hava diriltebilir. Dışarı açılmanın bir yolu olmalı.

Marcel Proust’a göre “ancak sanat aracılığıyla dışarıya açılabiliriz”. Biz, içeridekiler açılamıyoruz, açıklıktan, delikten korkuyoruz çünkü; algılarımız tek dünyaya kilitli. Ve ekliyor Proust: “sanat sayesinde, sadece bir tek dünya, kendi dünyamızı değil, çeşitli dünyalar görürüz.” Tek bir dünyanın olmadığını, ne kadar canlı türü varsa o kadar dünya olduğunu hayvan davranış bilimci Uexküll de söylüyor. Ama bir tür olarak insan algılarını açabilir ve başka dünyalara açılabilir; tenimiz gözenekli. “İnsandaki en derin şey deridir” diyor Paul Valéry. Ama derimizi de parlak, pürüzsüz, gözeneksiz bir yüzeye dönüştürdük; dışarıya, farklı olana açılmaktan korkuyoruz çünkü. Yaşam korkusu!

18 Ağustos 2017 Cuma

GÖRMEME BİÇİMLERİ

Henri Michaux

Henri Michaux

RAHMİ ÖĞDÜL
18.08.2017

Görmemenin pek çok biçimi olabilir; görmezden gelme ya da bakıp da görememe gibi. Görmezden gelme sıkça başvurduğumuz bir tavır. Eşitsizliğin, adaletsizliğin, acıların yaygın olduğu bir toplumda hayatı sürdürebilmenin, hayatta kalmanın görmezden gelmeye bağlı olduğunu düşünebilirsiniz. O kadar çok acı vardır ki tüm bu acıların duygusal yükünü kaldıramayacağınıza göre kayıtsız kalmaktan başka bir çare bulamayabilirsiniz. Başkalarının acıları yanı başınızdan geçse bile, görmezden gelebilirsiniz. Şiddete uğrayan biriyle karşılaştığınızda, “aman, bana bulaşmasınlar” deyip hemen sıvışabilirsiniz. Büyük kentlerde herkesin birbirine yabancı olduğu ve yabancıların başına ne gelirse gelsin bizi ilgilendirmediğine dair düşünce, bir hayatta kalma stratejisi olabilir. “Kim bilir ne haltlar karıştırmış da başına bunlar gelmiş” diyebilirsiniz. Ve “iyi ki benim başıma gelmedi” diye içten içe sevinebilir ve sessiz kalabilirsiniz. Bu kayıtsızlığın, görmezden gelmenin sessizliği, kuzuların sessizliğidir. Kapatıldıkları hücrelerde kasabı beklerken, olup bitenleri dikizleyenlerin sessizliği.

Çok yakın geçmişte, kentlerde mahalle denilen komşuluk ve dayanışma ağları, birbirini gören, sevincini ve acısını paylaşan insanlardan oluşurdu. Kentsel dönüşümle birlikte toplumsal dayanışma ağları parçalanınca toplu konut hücrelerine kapatıldık ve çelik kapıların gözetleme deliklerinden merdiven boşluklarını dikizliyoruz şimdi ve yandaki hücreye kapatılanların başına gelenlere sessiz kalabiliyoruz. Görüyoruz ama görmezden geliyoruz. Görmezden gelmek, görünmez olmaktır. Başkalarının bizi görmediğini düşünmek. Ama görünmez olmak, aynı şekilde haksızlığa, şiddete maruz kaldığınızda başkalarının da sizi görmemesi, çığlıklarınıza sessiz kalmasıdır. Bir karabasan gibi. Hani yatağımızda, uyku ile uyanıklık arasında gördüğümüz, bağırsanız da yanınızdakine sesinizi duyuramadığınız kâbuslar var ya, işte öyle. Görmezden gelmek, birbirimizi kör kuyularda merdivensiz, denizler ortasında yelkensiz bırakmaktır. Sorunları hep başkalarının sorunları, acıları hep başkalarının acıları olarak görmek. Kapatıldığımız kör kuyularda hayatımızı sorunsallaştırmadan, sorunları başkalarının üzerine yıkarak kendi distopyamızı inşa ediyoruz.

Bir başka görmeme biçimi ise baktığımız halde görememizdir. Gördüğünüzü, üstelik kurallara uygun gördüğünüzü iddia edebilirsiniz. Ama bize tek doğru görme biçimi olarak öğretilen çizgisel perspektifin yarattığı yanılsama, yanıltıyor bizi. Yanılsama diyorum, çünkü antik Yunanlılar perspektifi tiyatro dekorunda kullandıklarında ve seyirci koltuklarından sahneye baktıklarında yaratılan derinliğin bir yanılsama olduğunu biliyorlardı. Ve biz bu yanılsamayı tek doğru görme biçimi olarak benimsediğimizde ve kendimizi bu görme biçimiyle inşa ettiğimizde, yeryüzünü bir tiyatro dekoruna, kendimizi de seyirciye dönüştürdük. Sahte derinlik, yeryüzünden uzaklaştırdı bizi. Çizgisel perspektifin düzlemi, her şeyin birbiriyle orantılı olarak sayısallaştırıldığı ölçü mekânıdır. Ölçülemez olanı, ölçüye sığmayanı, ölçüden kaçanı perspektife sığdıramazsınız. Protagoras’ın “insan her şeyin ölçüsüdür” demesi üzerinden asırlar geçti ve ölçü sopasına dönüştük. Sahte derinlikle sığlaştık ve sığlığımızla yeryüzünü ve başkalarını ölçer ve yargılar olduk. Oysa insan ölçüden kaçan, kabına sığmayandır.

Mesafe bir derinlik yanılsamasıdır; baktığımızda seyirlik resimler yaratıyor ve kendimizi çerçevenin dışına yerleştiriyoruz. Çizgisel perspektifin geometrik konisi de bir kuyudur. Yeryüzüne bulaşmadan, sadece ölçmeyi ve yargılamayı isteyenlerin kuyusu. Oysa sorunların, acıların bir yumak gibi birbirine dolandığı aynı yüzeyi paylaşıyoruz. Ve her seferinde nasıl beceriyorsak bir derinlik yanılsaması yaratıp sorunlardan sıyrılmayı beceriyor ve seyirci konumuna geçebiliyoruz. Çizgisel perspektif, yeryüzünün teatral bir temsilidir, biz de bu temsili koltuklarımızdan izleyen seyirciler; sahnelenen oyunları edilgin bir şekilde izlemekle yetiniyoruz. Ve bizim bu sahnede göremediğimiz, ölçülemez olandır, yani kendimiz, yani insan. İnsan her şeyin ölçüsüdür ama aynı zamanda insan ölçüye sığmayandır da. Ve ölçüye sığmayan, yaşamdır aslında. Sahnelenen oyunda yaşamı göremiyoruz.

11 Ağustos 2017 Cuma

CANAVARLAR VE ÖLÜ TAKLİDİ YAPANLAR

RAHMİ ÖĞDÜL
11.08.2017

Hep aynı numara. Kendisini erişilmez bir yüksekliğe yerleştirdiğini düşünenler, erişilebilir ve yerlerinden edilebilir olduklarını anladıklarında ve yükselen toplumsal hareketi bir tehdit olarak algıladıklarında, bir araya gelen toplumun farklı kesimleri arasındaki anlaşma zeminini çökertmek ve aralarına nifak tohumları ekmek için kadim bir örneği yineliyor ve hep aynı oyunu koyuyorlar sahneye. Mitolojinin ebedi döngüsü yineleniyor durmadan. Ve biz belleksizler, belleğini yitirenler, her seferinde aynı tuzağa düşüyoruz. Yinelenen mit, Babil Kulesi mitidir. Tanrıya ulaşmak için bir kule inşa etmeye karar veren ve aynı dili konuşan halkı, farklı diller konuşan gruplar halinde ayrıştırarak ortak anlaşma zeminini çökertme ve çatışmalı bir ortam yaratma stratejisi; tanrı-kralların hep kullanageldikleri ve her zaman işe yarayan meşhur numara. Bu ebedi döngüyü bir yerinden kırmazsak, bizi birbirimize kırdıracaklar ve sonra da “insan insanın kurdudur” diyecek ve haklı çıkacaklar. Ve tanrı-kral, kendisini yerleştirdiği yükseklikten, biz aşağıdakilerin birbirini yemesini bir tiyatro oyunu izler gibi izleyecek. Ve hep aynının dönüp durduğu kısır döngünün içine kapatılmış, ne olup bittiğinin farkına varamayan ve farklı olanı açığa çıkaramayan teatral yaşamlar süreceğiz. Olup bitenleri fark edip farkı açığa çıkaranları, sahnelenen oyunu bozanları derdest edip dışarı atacak, sonra da canavar olarak adlandıracağız.

Oysa canavar, canı olandır. Çanakkale, Ayvacık’ın bir köyünde karşılaştığım, omuzunda tüfek taşıyan yaşlı adama nereye gittiğini sorduğumda, “koyun ağılına” diye yanıtladı; “peki tüfek?” dedim, “canavar için” dedi. Koyunlara canavar saldırıyormuş. Kurda canavar diyorlar bu yörede. Canavar sözcüğünün etimolojisine baktığımızda Farsça, canı olan tüm yaratıkları, hayvanları kapsayan “canvar” sözcüğünden türediğini göreceğiz. Canı olanlar dışarı sürüldüğüne göre, biz içeride kalanlar ölmüşüz demektir. Ya da ölü taklidi yapıyoruz. Tüm yerleşik kültürlerde canavar kavramıyla karşılaşmamız boşuna değil. Canı olanlardan, doğanın kudretini bedenlerinde hissedenlerden canavarlar yaratıyoruz. Ve tüm kültürlerdeki canavar imgesi, canı olan yaratıklara ait farklı parçaların biraraya getirilmesiyle oluşturulmuş kolaj bir imgedir; çokluğun imgesi. Canı olan, durmadan doğuran doğanın hesaplanamaz çokluğu. Hep aynı olanın, 'bir'in durmadan geri döndüğü kentin içinde farkı, çokluğu açığa çıkaran duyumsayan bedenleri canavarlaştırıp kentin dışına sürüyoruz. Ve evcilleştirilmeyen, aynılaştırılmaya direnen doğamızı, 'polis'in, yani kentin dışına sürdüğümüze göre içerisi 'nekropolis'tir, yani ölüler kenti. Ölüm severlerin, ölü taklidi yapanların kenti.

Canavar, yani canı var. Canavar, duyumsayandır ve bedeninin tüm yüzeyiyle yeryüzünü iliklerine dek hisseden. Duyumsayan, ölü taklidi yapanlardan farklı olarak, aynının kısır döngüsüne rağmen farkı, farklı olanı fark eden ve farkı duyumsayarak farklılaşandır. Farklı olana tahammül edemeyişimiz, canlı olanı canavarlaştırmamızdan belli. Anlam dünyamız bile yaşama dokunmayan cansız kavramlardan oluşuyor. Antropolog Geertz’in dediği gibi, “insan kendi ördüğü anlam ağlarında asılı kalmış bir hayvandır.” Ölü kavramlarla örüyoruz anlam ağlarımızı; algılarımızı genişletecek, yaşamın kudretini duyumsatan, farkı açığa çıkaran canlı kavramlara da tahammülümüz yok. Ve anlam dünyamız bir natürmorttur, yani ölü doğa. Canı olanlar, canavarlar dışarı sürülmeli; toplumsal natürmordu canlandırabilirler çünkü. Canı olanlar korkutuyor en çok; ölü taklidi yapanlara dokunmuyorlar.

Yaşam mücadelesi veren Nuriye ve Semih’e destek için Kadıköy’de gerçekleştirilen eylem sırasında heykel taklidi yapan performans sanatçısına dokunmamaları, canlı olanlara ise çok başlı bir canavar gibi davranmaları manidardır. Canı olanların, yaşamı savunanların canavarlaştırıldığı bir toplumda canavarlar güzeldir. Sürrealist Alfred Jarry’i de çok severdi canavarları: “Canavarı uyumsuz öğelerin bileşimi olarak tanımlamak adet olmuştur… Ben kendine özgü, tükenmez her güzelliği canavar olarak tanımlarım.” Canavarlar, tükenmez yaşam kaynakları.

7 Ağustos 2017 Pazartesi

GÖLGESİNE SIĞINACAK AĞACIMIZ OLACAK

Roelandt Jacobsz Savery, The Garden of Eden

Yaşlı Pieter Bruegel, "Körler Körlere Yol Gösteriyor", 1568
RAHMİ ÖĞDÜL
04.08.2017

Yüzümü güneşe dönüyorum. Yoğun ışık kör ediyor gözlerimi. Artık göremiyorum. Oysa ışık altında gerçekliği tüm çıplaklığıyla görebileceğimizi söylemişlerdi. Aydınlanacak ve mağaranın karanlığından kurtulacaktık. Işığın yoğunluğunu ne denli çoğaltırsak, şeyler niteliklerini o denli göstereceklerdi bize; ama olmadı, körleştik ve köleleştik. Tuhaf değil mi? Ve aydınlıkta körleşen gözlerimiz hiçbir şey göremiyor şimdi. Söylenenlere ve tasvir edilenlere körü körüne inanıyoruz. Tanrı “ışık olsun” diye buyurmuş ve yeryüzü aydınlanmıştı. Daha fazla ışık istedi birileri ve gecenin karanlığını elektrik ışığıyla gündüze çevirdiler; gün gibi ortadayız. Gördüğümüzü sanıyoruz hâlâ, ama gördüğümüz, zihnimizi ele geçirenlerin bize gösterdikleridir. Ve gösterdikleri, yeryüzü değil, paranın yüzü. Sonra da her şeyi tüm çıplaklığıyla gördüğümüzü iddia ediyor, akıl yürütüyor ve çıkarımlar yapıyoruz. Kör edici ışık altında körler körlere yol gösteriyor.

Ve bu kör edici ışıktan kaçacağımız, gölgesine sığınabileceğimiz ağacımız bile yok. Çırılçıplak yakalandık. Ve bu yoğun ışık altında iktidar bizi çırılçıplak görebilirken biz iktidara bakamıyoruz bile. Başlarımız öne eğik. Kim “kral çıplak” diyorsa, kendini aldatıyor. Çıplak olan bizleriz. Ve kral bizi çırılçıplak yakalamak istiyor her seferinde, tüm potansiyelimizi ele geçirmek. Yüzümüzde paranın çıplak yüzü; potansiyelimiz. Ve para gibi durmadan yerimizden yurdumuzdan ediliyor ve para gibi elden ele dolaşıyoruz. Biriktirilecek ve yeri geldiğinde savaşlarda, kıyımlarda harcanacak insan kaynakları. Harcanmıyoruz sadece, birbirimizi de harcıyoruz. Herkesin birbirini harcamasının norm olduğu dünyada “neden felaketler yaşanıyor?” diye soruyoruz bir de. Elbette harcayan, harcanacaktır.

Kral bakışlarını yeryüzüne yönelttiğinde yeryüzü de paranın yüzüne dönüşüyor. Yüzümüzde kralın bakışları; yeryüzünü harcıyoruz. Yeryüzünde yaşanan onca felaket paranın yüzünden değil mi? Hiçbir şekilde soyutlanıp genellikler halinde birbirinin yerine geçemeyecek doğanın biricik, eşsiz unsurları, soyutlandıkça paraya dönüşüyor. Çünkü para her şeyin yerine geçebiliyor. Her türlü sınıflandırmadan kaçan yeryüzünün tekil varoluşları, sınıflandırmanın kıskacına yakalanıp genellemeler halinde aynılaştırıldıklarında ve sonunda her şeyin tıpatıp aynısı olan paraya çevrildiklerinde, geriye paradan başka bir şey kalmamıştır. Ve hâlâ sınıflandırılamayanlar, genelleştirmenin kıskacından kaçanlar, paraya dönüşmeye direnenler var. Direnenler oldukça, yeryüzü paranın yüzü oluncaya kadar yıkım faaliyetlerini sürdürmeye kararlı kralın uykuları kaçacak. Gecenin karanlığı uyutmaz çünkü. Yeryüzünün henüz fethedilmemiş bir karanlık yüzü vardır hâlâ. Ve bu karanlık ele geçirilemeyen direngen kuvvetleri barındırır içinde. Karanlık, henüz yüzeye çıkmamış ve çıkmasıyla birlikte mevcut şeyler düzenini dönüştürecek gizil kuvvetler alanı. Kör edici ışığın altında yitirdiğimiz koyu gölgelerimizin karanlığı. Ve geceyi aydınlatsalar da kuytu köşelerde gölgeler dolaşıyor. Fark edeceksiniz.

“Gölge, fark edildiğinde yenilenme kaynağıdır; yeni ve üretken dürtüler, egonun yerleşik değerlerinden ortaya çıkamaz. Yaşamlarımızda, steril ve içinden çıkılamaz bir dönem olduğunda karanlığa bakmalıyız” diyor Carl Jung. Yerleşik düzenin değişmesini istemeyenler, güneşin kör edici ışınlarına güveniyorlar. İncil’de “Olmuş olan yine olacak. Güneşin altında yeni bir şey yok” diye yazıyor. Güneşin altında hiçbir şey değişmiyorsa, geceye, gölgeye, karanlığa bakmalı. Güneşin kör ettiği gözlerimizi gecenin karanlığında dinlendirsek, bakın, nasıl da yeni yaşam pencereleri açılacak tenimizde. Ve neler olup bittiğini, nasıl kısır bir döngüye kapatıldığımızı ve tüm potansiyelimizi ele geçirdiklerini iddia etseler de gizil güçlere ulaşamadıklarını ve bir karar anında bu gizil güçlere ulaşabileceğimizi göreceğiz. Milyonlarca gözle bakacağız yeryüzüne. “Gecenin içimizde açtığı/sonsuz gözler/çok daha uzağı görebiliyorlar” (Novalis, Geceye Övgüler). Ve o zaman gölgeli ağaçlarımız ve kudretli bedenlerimiz olacak ve gölgelerde yeryüzünün hesaplanamaz çokluğu. Birlikte direneceğiz.

28 Temmuz 2017 Cuma

HATIRLAMAK DİRENMEKTİR


Fergus Channon
RAHMİ ÖĞDÜL
28.07.2017

Geride hiç iz bırakmak istemeyen bir suçlunun titizliğiyle işaretleri tek tek sildiler önce. Sonra kıvrımlara geldi sıra; kıvrımlarda saklı tek bir bellek kırıntısına bile tahammülleri yoktu; düzleştirdiler. Ellerinden gelse tüm yüzeyleri asit dökerek yakacak ve bir bellek kıyımı gerçekleştireceklerdi; ama yapamadılar. Tüm çabalarına rağmen mutlaka küçük bir iz, bir işaret, bir bellek kırıntısı kalacaktır geriye. Ve bu kırılgan izlerden yola çıkanlar, geçmişi ve geleceği silmeye çalışanlara rağmen yitirdiklerimizi hatırlayacak ve hatırlayanlar başlatacak direnişi. Bir yıkım çağında hatırlamak, işaretleri okuyabilmektir ve işaretleri okumak ise direnmek.

Yeryüzündeki her şey yüzeyinde, saklı doğasını gösteren işaretler taşır. Adem ve Havva cennetten kovulmadan önce deneyimsiz ve işaretsizdir. Yeryüzüne düştüklerinde işaretlerle donatılırlar, çünkü doğa hiçbir şeyi işaretlemeden bırakmaz. Dolayısıyla şeyler, kendi görünmez niteliklerini görünür kılan ve açığa çıkaran bir gösterge taşır mutlaka (Agamben, Dünyevileştirmeler, Monokl Kitap). Yeryüzünde var olmak, deneyimlerle yaralanmaktır zaten; yaralar, yeryüzünün ilişkisel ortamında, doğaları bu ilişkilerce belirlenmiş olanların gizli doğalarını dışa vuran izlerdir. Ve çok eski zamanlardan beri insanlar bu izleri okuyarak hayatta kalabilmişler ve geleceklerini okuyabilmek için yine bu izlere başvurmuşlardır. Çin’de insanlar, ateşin kaplumbağa kabuklarında açtığı çatlakları ya da kuşların kumda bıraktıkları ayak izlerini kehanet amacıyla okurlardı. Roland Barthes’ın “yazı aslında yüzeyin üzerindeki bir çatlaktan başka bir şey değildir” saptaması, yazının da içeride gizlenmiş olanı dışarı sızdıran bir yara olduğunu hatırlatır bize. Yeryüzüne eylemlerimizle yazılar yazarken, doğa da gizli doğamızı dışavuran işaretlerle donatıyor bedenlerimizi. Ve bedenleri belleksiz, deneyimsiz bırakan bir yıkım çağında, gözden kaçmış işaretleri okuyarak hayatta kalabiliriz. Ama izleri okuyabilmek için duyumsayacak bir bedenimiz olmalı. Kimsenin dikkatini çekmeyen küçük bir ize bile duyarlı bir beden, yitirdiğimiz toplumsal ilişkileri yeniden kurabilir ancak.


Kim tarafından yapıldığı belli olmayan bir resmin failini bulabilmek için sanat tarihçisi Morelli de önemsiz ayrıntılara yoğunlaşıyordu. Morelli’nin yöntemi, en çok göze çarpan ikonografik ve üslupsal özellikler yerine, kulak memelerinin, el ve ayak parmaklarının, tırnakların biçimi gibi önemsiz ayrıntıların incelemesine dayanıyordu. Tam da bu tür ayrıntılarda, sanatçı ikincil özelliklerle uğraşırken, üslup çabasını yitiriyor ve farkına varmadan en bireysel ve bilinçdışı çizgileri kullanıyordu. Morelli’yle aynı yıllarda Conan Doyle’un dedektifi Sherlock Holmes da yine kimsenin dikkatini çekmeyen ipuçlarından yola çıkarak suçun failine ulaşacaktır. Suçlu suçunu gizlemek için tüm izleri silmeye çalışsa da geride mutlaka bir iz bırakmıştır. Morelli’den etkilenen Freud, farkına varmadan yaptığımız küçük bilinçdışı jestlerimizin gizli kalmış yönlerimizi ele verdiğini keşfetmiştir. Yitirdiğimiz belleğimiz, gözümüzden kaçan, değersiz ve önemsiz saydığımız izlerde, işaretlerde saklı. Marcel Proust geçmişin asla geçmediğini, şimdi ve burada gizlendiğini ve kurtarılmayı beklediğini söylüyor: “Aslında hayatımızın her saati, tıpkı kimi halk efsanelerindeki ölülerin ruhları gibi, ölür ölmez somut bir nesnenin içine gizlenerek onda vücut bulur. Oraya hapsolur ve biz o nesneye rastlamazsak, temelli orada hapis kalır. Biz nesne aracılığıyla onu tanır, çağırırız, o zaman kurtulur” (Sainte-Beuve’e Karşı, Doğu Batı Yayınları). Ya da bir işaret aracılığıyla onu tanır ve çağırırız. Ama işaretleri, duyumsama kudreti olan bedenler tanıyabilir sadece.

Kurt Wimmer’ın 2002 tarihli ‘Equilibrium’ adlı filmi, faşist bir rejim tarafından Prozium adlı bir ilaçla duyguların köreltildiği ve sanatın yasaklandığı distopik bir dünyayı anlatır. Filmde Prozium kullanmayı reddeden, duyularını yitirmeyen sanatçılar başlatır isyanı. Bu yıkım çağında da iyi ki aramızda hâlâ Prozium kullanmayanlar var. Ve umut, duyumsama kudretini yitirmeyenlerin, işaretleri okuyabilen ve çoğaltabilenlerin bedenlerinde gizli; çağrılmayı bekliyor.

FELAKETİM OLURDU AĞLARDIM

Henri Michaux
RAHMİ ÖĞDÜL
21.07.2017

Ne diyordu Attila İlhan ‘Üçüncü Şahsın Şiiri’nde? “Gözlerin gözlerime değince/Felaketim olurdu ağlardım.” Keşke gözlerin gözlerime değseydi, felaketim olsaydı da ağlasaydım. Olmuyor, kesişmiyor bakışlarımız. Öklidçi geometrinin paralel çizgileri gibi bakışlarımız birbirine değmeden sonsuzluğa dalıyor. Sartre “başkaları cehennemdir” diyordu; gözlerin gözlere değmesi cehennemse şayet, varsın olsun, felaketi göze almak zorundayız. Arafta sıkışıp kalan ve başlarına gelecek olayı bekleyen ruhlar gibiyiz. Birbirimize bakmadığımızda, gözlerimiz birbirine değmediğinde, cehennem zebanilerinin tasarladığı cehennem gibi hayatlar yaşatıyorlar bize.

Gözlerin gözlere değmesi, “paralel çizgiler sonsuza kadar kesişmezler” yasasının ihlalidir. Titanik gemisinin batması da yine Öklidçi yasanın ihlaliydi ve bir felaketti. Bir kurtarma filikasından, gecenin karanlığında gemi çok güzel görülmektedir; ama bu güzelliği sadece deniz yüzeyiyle lomboz ışıkları şeridinin oluşturduğu ‘korkunç açı’ bozmaktadır. Bu basit geometrik yasasının açıkça ihlali dışında geminin yara aldığını gösteren başka hiçbir şey yoktur (Stephen Kern, Zaman ve Uzam Kültürü, İletişim). Gecenin karanlığında, bekleme odasındaki selfie’ler de güzel görünüyor. Selfie’lerin, kapalı öznelerin gözlerinin birbirine değmesi bir felakettir; kendilerine ayrılmış paralel şeritlerde birbirine dokunmadan duran öznelerin yara alması ve batması. Yara alan öznelerin felaketi, yeni bir dünyanın doğuşuna gebedir. Göz göze değince, birbirine paralel çizgilerden oluşan görsel koordinatlar sistemi çökmüş ve görselliğin çöküşüyle birlikte göz gözü görmeyen bir felaket ortamında bedenlerin birbirlerine dokunmaktan başka çaresi kalmamıştır. Bedenler kullanmadıkları ellerini keşfederler yeniden. Gelecek, birbirimizin yaralarına dokunan ellerimizde saklı.

Arafta kaderlerini bekleyen kederli ruhlara, sırf yara almaktan korktukları, birbirlerinin gözlerine bakamadıkları, birlikte kendi yazgılarını yaratamadıkları için sahte cehennemler yaşatıyorlar şimdi. Bekleme odalarında hazır-yapım felaketleri bekliyoruz. Ve Öklidçi yasayı ihlal etmezsek, paralel evrenlerdeki bekleme odalarında daha çok cehennemler yaşatacaklar bize. Kesişmeyen bakışlar ülkesinde birbirlerinin felaketi olamayanlar, birbirlerinin yaralarına dokunamayanlar, kendileri hayatta kaldıkları için avunmakla yetinecekler. Ama şimdilik. Sonra sıra onlara da gelecek. Perspektifimizi yitirdik, kesişmeyen çizgilerin perspektifi olmaz çünkü. Ve perspektifsiz bir dünyada bakışlarımız, birbirine değmeden dipsiz kuyularda kayboluyor. Dipsiz kuyuların içinde sesimizi de birbirimize duyuramıyoruz artık. Kuyudan çıkmak için bir felaket yeterli: Gözlerin gözlere değmesi.

“Tüm sanatlar içinde resim, zorunlu olarak, kendi felaketiyle bütünleşen ve o andan itibaren kendini ileriye doğru bir kaçış çizgisi olarak kuran tek sanattır” diye yazıyor Deleuze, Francis Bacon kitabında (Norgunk). Ressam, yaratım öncesi kendi felaketini hazırlayandır. Ve bu felakete Bacon ‘diyagram’ adını veriyor: Tuvalde rastgele yapılmış çizgiler, lekeler; rastgele çizmek, süpürmek, silmek, farklı açılardan ve çeşitli hızlarla boya fırlatmak. “Diyagram, anlamdırmanın dışındaki ve temsili olmayan çizgilerle bölgelerin, çizgilerle lekelerin işleyiş halinde oldukları kümeler.” Özne kendini bir diyagrama, bir kaos, felaket ortamına yerleştirdiğinde artık görselliğin temsil rejimi yerini, dokunsal rejime bırakmıştır. “Ressamın eli, kendi bağımsızlığını kurtarmak ve hüküm süren optik organizasyonu kırmak için araya girmiştir. Sanki bir felaketin, bir kaosun içindeymişçesine, göz gözü görmemektedir.” Bu görsel kaosun içinde el, yeryüzü kuvvetlerini duyumsayarak kendi yolunu bulacak ve yolları sürekli çatallanan bu kaotik bahçeden bir düzene doğru bir kaçış çizgisi yaratacak. El, yeryüzünün tüm yaralarına dokunmuş, felaketi yaşamış ve felaket olmuştur. Bekleme odalarında, hazır-yapım felaketleri bekleyen kederli ruhların gözleri birbirine değmek zorunda, felaketimiz olmalı. Ve çoklu perspektifler barındıran yeni bir dünyaya, göz gözü görmeyen bu görsel felaket ortamından geçerek ulaşabiliriz ancak. Gelecek, ellerimizde saklı.

14 Temmuz 2017 Cuma

YAZARI KAPATTINIZ, PEKİ YAZIYI?


RAHMİ ÖĞDÜL
14.07.2017

İktidar yazıyı sevemedi bir türlü. Yazıya ve yazı yazanlara yaptıklarına baksanıza! Yazarı dört duvar arasına kapatsa da, yazıya erişim yasağı getirse de yazının ele geçmeyen, kapatılamayan bir kudreti var. Mürekkebin akışkan doğası yazıya sinmiş olmalı. Ne kadar kapatmaya ya da anlamını sabitlemeye çalışırsanız çalışın, tüm çabanıza rağmen yazı sizden kaçacak ve alıp başını gidecektir. Yazı, kökenle, başlangıçla, babayla bağını koparmış bir kere, kendi başına hareket edebilir. Söz öyle mi? Babanın ağzından çıkar, babanın ağzına bakar ve hep babasına bağlı kalır.

“Tanrı-kralın yazmaya ihtiyacı yoktur; konuşur, söyler, emreder ve sözü kâfidir” diyor Derrida. Ve yeni bir icat olarak yazı tanrı-krala sunulduğunda tedirgin olmuştur. Platon’un ‘Phaedrus’ diyaloğundaki mite göre, yazıyı icat eden mucit tanrı Teuth, diğer icatlarıyla birlikte tanrı-kralın huzuruna çıkmış ve sıra yazıya gelince, “belleğin de, öğretimin de devası (pharmakon) bulundu” diye icadını sunmuş. Yazı dışarıdan gelmiş ve iktidara icat çıkarmıştır. Ve bu yüzden yazıya temkinli yaklaşır hep, tehlikelerine işaret eder. Yazının başına bela olacağını biliyor çünkü. En çok da yazarları hapsettiklerine göre yazı, tanrı-krallara ilaç değil, zehir etkisi yapıyor olmalı. İktidar yazıdan korkuyor. Tanrı-kral buyurmak istiyor sadece ve ağzından çıkan her buyruğun kanun hükmünde olmasını. Ama yazı, sözün karşısına dikildiğinde iktidarın sözünü tersine çevirip yalancı çıkarabilir. Yazı, sözün zehiridir.

Derrida ‘Platon’un Eczanesi’nde “farmakon” kavramının hem deva, hem zehir anlamına geldiğinin altını çiziyor (çev. Zeynep Direk, Alfa). Bir deva olarak sunulmasına karşın, tanrı-kral’ın yazıya düşmanca davranması, yazıya geçirilmiş, göstergeye dönüşmüş sözün bağımsızlığını ilan etmesinden, kendi başına hareket etmesindendir. Yazı artık bir baba, bir köken olmadan hareket ettikçe babanın sözünü zehirlemekte ve bir toplumsal bellek aracı olarak kanun hükmündeki sözünü geçersiz kılmaktadır. 19. yüzyılda kriminolog Cesare Lombroso’nun, buldukları her yüzeye yazı yazanları “grafomanlar” olarak patolojikleştirmesinin altında yatan, yine iktidarın yazı korkusudur. Yazı yazmak bir tutku haline geldiğinde tanrı-kralın bedenine bağlı söz, yani logos merkezini yitirir. Ve yazı kentin tüm yüzeylerine, duvarlarına, kıvrımlarına yayıldığında, bir hakikat merkezi olarak kendini dayatan tanrı-kralı yerinden etmiştir. Yazı bir isyandır. Ya da isyan, kentin duvarlarındaki yazılara sinmiştir.

Yazı, bir yolunu bulup kapatıldığı yerden kaçandır. Doğası gereği hep bir kaçış çizgisine yerleştirir kendini. Bir akarsudur çünkü, suyun çizgisi. Yazıdan önce de yazı vardır, doğanın yazısı. Böceklerin, kuşların, hayvanların kumda bıraktıkları kırılgan izler. Rüzgârın ve suyun yeryüzüne kazıdıkları. Jeolojik katmanlar kütüphanesi. Tüm bu yazı öncesi yazılar, kendi üzerlerine kapanmak yerine, hep dışarı açılan, yeryüzünü, evreni her yönde kateden ve şeyleri birbirine bağlayan çizgilerdir. Yazısı olmayan göçebe topluluklar, doğanın içinde doğanın yazılarına tutunarak hayatta kaldılar. Yerleştiklerinde icat ettikleri yazıyı iktidar, anlamını sabitleyerek kapatmaya çalışmıştır. Ama akışkanlık yazının doğasında var. Yazı, bir çizgi olarak dışarıdan gelmiştir ve sürekli dışarı açılacaktır.

Dışarı açılan, uçları açık bırakılan çizgiler vardır, bir de kendi üzerine kapanan çizgiler. Çizginin iki ucunu birleştirin, kısırdöngüyü yaratacaksınız. İktidar çizgiyi büküp kendi üzerine kapattığında mutlak düzenini sürdüreceği bir içerisi yaratacağını sanmıştır. Ama çizgi, duyumsamanın bir kuvvet vektörüne dönüştüğünde, içeri ile dışarı arasındaki ayrımı aşındırır. Lyotard’ın yazıyla ilişkilendirdiği “figüral”, kapalı bir figürü, varlığı değil, açıklığı duyumsama kuvvetidir: “Harf, çizginin kapatılmasıdır; çizgi ise kapatılmış harfin açılması. Harfi açın, imgeyi, olayı, büyüyü bulursunuz. Çizgiyi kapatın, amblemi, sembolü ve harfi bulacaksınız.” Figüral, kapalı olanı açandır. İktidar, durmadan kaçan yazı karşısında çaresiz. Çizgiyi kapatmaya, sembollerle olayın üzerini örtmeye çalışsa da bir düşünce kuvveti olarak yazı çoktan yeryüzüne karışmış ve iktidarı yerinden etmiştir. Yazıyı kapatamazsınız!

7 Temmuz 2017 Cuma

NORMAL ŞARTLAR ALTINDA ASLA YÜRÜYEMEZSİNİZ!


Giuseppe Pellizza da Volpedo, "Dördüncü Kuvvet", 1901
RAHMİ ÖĞDÜL
07.07.2017

Hep normal şartlar altındaki (NŞA) problemleri koydular önümüze. Oysa normal şartlar, basıncın ve sıcaklığın sabitlendiği, basıncın 1 atm, sıcaklığın 0 derece olduğu koşullardır ve bu koşullar, ilişkilerin ikinci bir emre kadar dondurulduğu olağanüstü hal koşullarıdır. Olağanüstü hali normal olarak yaşayan kuşaklarız. Bu koşullar altında bir deneyi, diyelim ki seçimi tekrarladığınızda, hep aynı sonuca ulaşırsınız. Normal şartlar, parametrelerin sabitlendiği ve kontrol altında tutulduğu, hep aynının durmadan geri döndüğü bir durumu tanımlıyor; yani kapalı, denge halindeki bir sistemi. Hani, gençlerin birbirlerinin omuzlarına çıkarak kule oluşturdukları denge gösterisi var ya, o gösterinin toplumsal versiyonu. Tabanında geniş halk yığınları, onların omuzlarında yükselenler ve en tepede iktidar. Bu dengeyi sürdürmek isteyen kim? Kim bu dengeden yararlanıyor? Denge gösterisini sürdürebilmek, ancak normal şartlarda mümkün olabilir, yani dengeyi bozacak yaşamın dinamik kuvvetlerinin dışarıda tutulmasıyla. Normali tanımlayan iktidar, denge bozucu yaşamı anormal olarak dışarıda bırakmıştır.


Normal şartlar, normalleştirme toplumunun şartlarıdır. Foucault’nun tanımıyla, 17. yüzyılda ortaya çıkan ve tek tek bedenlerin kapatılarak biçimlendirildiği 'anatomo-politika' ile 19. yüzyılda ortaya çıkan ve norm etrafında nüfusların biçimlendirildiği 'biyo-politika'nın birbirine eklemlenmesi. Denge devam etsin diye bedenlerimizi ve toplumsal bedenlerimizi durmadan kalıba sokuyorlar. Ve sırtımızda yükselenlerin onca ağırlığı. Bu koşullara tahammül etmeyi ancak bir yük hayvanı becerebilir, Nietzsche’nin deyişiyle bir deve. ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’de sözünü ettiği ruhun üç evriminde deveden sonra gelen hayvan aslandır; yük taşımaya “hayır!” demiştir. Ama “hayır!” demek de yetmiyor. Bir çocuğa, kendi kendine dönen bir tekerleğe dönüşmek ve yaşamı değersizleştiren yüklerden kurtulmak ve yeni değerler yaratabilmektir asıl mesele. Biraz kımıldasak, kalıbımızın dışına çıksak denge bozulacak. Hele bir de yürüdüğünüzü düşünün, durmadan dönen bir tekerleğe dönüştüğünüzü. Yürüdüğünüzde, normal şartlarda sırtınıza istiflenen yüklerden sıyrılacak ve hafifleyeceksiniz; yaşamın dinamik kuvvetleriyle dans ederken bulacaksınız kendinizi.

Normallik bir kurgudur, tıpkı mutlak dengenin de bir kurgu olması gibi. Yaşam, mutlak denge değil, denge ile dengesizlik arasındaki bitimsiz bir danstır ve dengenizi sürekli bozandır. Yürümek de öyle. Yürürken, fark etmesek de attığımız her adımda dengemiz bozulur ve bir sonraki adımda yeniden kurarız dengemizi. Ve yaşam yürür, bıkmadan usanmadan, dallanıp budaklanarak. Kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı. Norm kalıplarını tuğlalar gibi üst üste dizerek hiyerarşik kuleler inşa eden ve kendini en tepeye yerleştiren iktidarın dengesini bozmak için kalıbınızın dışına çıkmanız, açık havada yürümeniz yeterli. Her karşılaşma bir denge bozumudur ve yeni bir denge durumu. Yürümek, karşılaşmaları çoğaltır; birbirimize doğru ve birlikte yürümek, yeni dengelere gebe.

Farkında mısınız? Yürümeyi unuttuk. Kalıba sokulanlar yürüyemez çünkü. Kalıpları taşımak için taşıma bantları (konveyör) var. Taşıtlar, asansörler, yürüyen merdivenler, yürüyen bantlar. İktidar yürüyenlere yürümeyi bırakmalarını ve taşıma bandına, trene binmelerini önerdiğinde kutsalı da değersizleştirmiştir. Kutsala doğru yapılan hac yolculuklarında, varılacak yerden daha çok yolculuktur önemli olan. Yürüyerek yapılan ve çoğu zaman aylarca süren hac yolculuğunda kişi, yaşadığı deneyimler ve karşılaşmalarla kendi bedeninin nelere muktedir olacağını keşfetmiş ve kâmil bir insana dönüşmüştür. Taşıma bantlarında taşınanlar, kalıplarını kıramaz. Bu yüzden her yürüyüş biraz da hac yolculuğudur; yaşamın dinamik kuvvetleriyle birlikte devinirken kalıbınızı kırmış ve yeni değerler yaratabilecek bir çocuğun olgunluğu sinmiştir ruhunuza. Ve yürüdüğünüzde, boşluğu adımlarınızla bir ağ gibi örüp kendi mekânınızı yaratırsınız. Yürümek, hafiflemektir, normal şartların dışına çıkmak, yaşama açılmak, yeni yaşam olanakları keşfetmek. Yeni değerler yaratabilenler, hafifleyenlerdir, bedenlerini ve düşüncelerini açık havada yürütenler.

29 Haziran 2017 Perşembe

YERYÜZÜ EGEMENLERİN 'ENSTALASYON' SAHASI

Ai Weiwei, 2016
Jannis Kounellis, "İsimsiz (12 At)", 1969

Damien Hirst, "Black Sheep", 2007

Damien Hirst, "God Knows Why", 2005
RAHMİ ÖĞDÜL
30.06.2017

Marcel Duchamp’ın 1917’de bir pisuvarı ‘hazır-nesne’ olarak sergilemeye kalkışması, bugün sanatçıların her şeyi hazır-nesne olarak kullanmasıyla sonuçlanmıştır. Bu hazır nesnelere hayvanlar ve insanlar da dâhil. Sanatçı eline geçirdiği her şeyi ‘enstalasyon’una yerleştirebiliyor. Yerinden yurdundan koparılmış varlıklar, canlı olsun olmasın, bir başka düzlemde yeni bir ilişkiler ağı içine yerleştirildiğinde bu politikadır; canlılar söz konusu olduğunda ise biyopolitika; devletlerin egemenliği altındaki topluluklara, bireylere uyguladığı politika. Savaşlarla, nüfus politikalarıyla önce yersizleştirilen ve mülteci konumuna düşürülen insanlar, ardından birer ‘enstalasyon/yerleştirme’ nesnesine çevriliyor. Yeryüzü adeta egemenlerin bir ‘enstalasyon’ sahası. Bir coğrafyaya ait ve o coğrafyanın kuvvetleriyle biçimlenmiş ve birlikte devinen topluluklara, bireylere iktidarlar, politik ve ekonomik çıkarları nedeniyle yerlerinden sökülecek hazır nesneler olarak bakıyor artık. Bir zamanların “sanat toplum için mi yoksa sanat sanat için mi?” tartışması ne kadar naifmiş meğer. Kapitalizmin her şeyi, yerinden edilecek ve başka bir yere yerleştirilecek hazır-nesnelere çevirmesiyle birlikte iktidar avangartlaşmış, sanatçı da iktidar-gibileşmiştir; tartışma şimdi sanat ve iktidar ilişkisi etrafında dönüyor.


1960’ların sonunda ortaya çıkan ve İtalyan Germano Celant’ın isim babalığını yaptığı Arte Povera (Yoksul Sanat), sanatın kabuğunu çatlatarak yaşamın içeri sızmasını amaçlamış ve hayat ile sanatı birleştirmeye çabalamıştı. Ve bu çaba gerçekleşti. Hayat ve sanat kapitalizmin ilkeleri ve çıkarları doğrultusunda birleşmiştir. Celant, “hayvanlar, sebzeler ve mineraller sanat dünyasındaki yerlerini alıyor” diye yazıyordu, “bir bitkinin büyümesi, bir mineralin kimyasal tepkimesi, bir nehrin akışı, kar yağışı, otların ve toprağın hali, bir ağırlığın yere düşüşü…” Bugün Celant’ın duyduğu heyecanı duyamıyoruz. Bu tanım adeta, kapitalizmin çerçevelediği ve tüm süreçleri, akışları para akışına dönüştürdüğü bir dünyayı tanımlıyor, distopik bir dünyayı. Ve bir başka Arte Povera sanatçısı Mario Merz’in “bir resim yüzeyi olarak tuval terk edilmiş, onun yerine bazen en basit, bazen de en karmaşık yüzeyler kullanılır olmuştur: yerler, tarlalar, duvarlar, taş, çimento gibi. Arte Povera bazen çatı kirişlerine, bazen de ağaçlara tutunur” deyişi, yeryüzünün tüm yüzeyini ve çatılarını avangard bir tavırla harabeye çeviren kapitalizmin, tutunmayı bırakın, yakasına yapışarak her şeyi metalaşma sürecine sürüklediği bir durumun içler acısı, yürek burkan bir anlatısı haline geliyor.

Arte Povera sanatçısı Jannis Kounellis’in 1969’da Roma’daki bir galeriye on iki at yerleştirmesi, beyaz kübün kabuğunu çatlatmış ve içerideki steril ortamı kişnemeler ve gübrelerle kirletmiştir ama hayvanların hazır-nesnelere dönüşmesinin de önü açılmıştır. Aynı sergi 2015’de New York’ta yinelendiğinde, hayvanların artık bir pisuvardan farkı kalmamıştır. Ve bugün, sergilerinde ölü hayvanları hazır-nesne olarak kullanan Damien Hirst’e hayvan hakları savunucuları soruyor: “Damien Hirst’ün sanatı yaşasın diye daha kaç hayvan öldürülecek?” Ya da şöyle de sorabiliriz: “Kapitalizm yaşasın diye daha kaç milyon insana kıyılacak?” Bu yıl Venedik’te Hirst’in sergisini protesto edenler, sergi mekânının önüne kilolarca hayvan dışkısı bırakmış. Yine bu yıl Mali’li sanatçı Aboubakar Fofana, Documenta 14 için hazırladığı projede çivitle boyadığı 54 canlı koyunu kullanınca eylemciler de atölyesinin camlarını kırıp içeriye mavi boya fırlatmışlar. Tüm hayatı ele geçirmeyi, sanatı da hayatla birleştirmeyi tasarlayan biyo-iktidar ile sanatçının ilişkisini sorgulamamız gerekiyor. İktidar yıkıcılığıyla avangartlaşırken, avangart sanat da iktidarın yanı başında, bu yıkımdan beslenebiliyor.

Yerinden yurdundan edilmiş, yıkımlara, kıyımlara uğramış insanların bile hazır-nesneler olarak çağdaş sanata yerleştirilmesi, sanatın düştüğü ölümcül durumu göstermiyor mu? Çinli sanatçı Ai Weiwei’in Aylan Kurdi’nin sahile vurmuş küçük bedenini taklit etmesi, mülteci ölümlerinin teatral bir jeste, hazır-imgeye dönüştürülmesinin örneği. Yoksa sanat kendi ölümünü mü sergiliyor?

23 Haziran 2017 Cuma

HEPİMİZ ALGI TESTİNDEN GEÇTİK

Rene Magritte, "Bir Yolculuk Anısı", 1952
RAHMİ ÖĞDÜL
23.05.2017

Çocuğun algı becerilerini test etmek için kullanılan masum oyunlar vardır. Nesneleri renk ve şekillerine göre ayrı kutuların içine yerleştirmek gibi. Ve çocuk ayrıştırmayı becerdiği zaman alkışlıyoruz. Sonra büyüdüğünde, bu kez sadece nesneleri değil, farklı etnik, cinsel, dinsel kimlikleri, norm dışı bedenleri ayırıp ayrı kutulara yerleştirdiğinde iktidar alkışlıyor. Formları ayrıştıran norm elekleri gibi çalışıyoruz. Ayrıştıran, zaten ayrıştırmaya maruz kalmıştır. Daha işin başında, nesneleri ayrıştırmayı öğrendikçe, bizi yakalayan, biçimlendiren ve yönlendiren “dispozitif”lerin oyuncağı oluyoruz. Algı testinden geçip geçememize bağlı olarak, ayrıştırılan bizleriz. Görünmez bir el, bizi biçimlerimize ve renklerimize göre ayrı kutuların içine yerleştiriyor. Ve yerleştirildiğimiz formların içinden bakıyoruz dünyaya. Bu formlar şablonlardır. Şablonlara uydurmak için önümüze çıkan her şeyi kesip biçiyor, pürüzlerini gideriyoruz. Uyduramadıklarımızı ya günah keçisi olarak kentin dışına, çöle sürüyor ya tecrit ediyor ya da ortadan kaldırıyoruz. Bu faşizmdir. Masum bir algı testi ile başlayan yolculuk, faşizm ile son bulabiliyor.

Platon’un tanrısı Demiurgos yeryüzünü aşkın formlardan yapmıştır. Elinin altındaki hazır formları bir terzi gibi dikerek yeryüzünü giydirmiş. Yeryüzüne nasıl bakacağımızı bize öğretenler, algılarımızı biçimlendirenler, Demiurgos’un yeryüzüne yerleştirdiği formlarla başlıyorlar işe. Resme yeni başlayanlar için hazırlanmış kitaplar, dünyayı aşkın formlar olarak görmemizi öneriyor. Armut mu çizeceksiniz? Armutun eğri büğrü konturlarını, ayrıntılarını bir kenara bırakın. Ne görüyorsunuz? Bir çember ve onun üzerine yerleştirilmiş bir üçgen. Önce geometrik bir armut çizin; sonra da bunu bozup pürüzlü hale getirdiğinizde dünyevi bir armuta ulaşacaksınız. Bize önerilen, Platoncu anlayışı uygulamaktır. Algılarımız dünyevi formları değil, aşkın formları görmek üzere biçimlendirilmiştir. Bu dünyadaki nesnelerin çıkıntılarını, ayrıntılarını, pürüzlerini giderirseniz, aşkın formlara ulaşırsınız. Ve resme yeni başlayanlar gibi, yeryüzü formlarının pürüzlerini, çıkıntılarını düzleştirdikçe, yeryüzünün soyut geometrik resmini çiziyoruz durmadan.

Mayıs 68 olayları hakkında konuşan Edgar Morin de tekil bir olayın kesilip biçilerek bir şablona uydurulmasından söz ediyor: “İdeolojiler kendi şemalarına uydurabilmek için, olayı kesti, biçti, pürüzlerini giderdi. Her şey düzene uyduruldu… Ölü yiyen böcekler, cesedi silip süpürdü; geriye, olayın açıklanamayan, ussallaştırılamayan yanları kaldı” (Kavramlar ve Bağlamlar Arasında, YKY). Yine Platoncu anlayış iş başında. Şemaların dışında bırakılmış kuvvetlerin şimşek hızıyla topluma yayılmasıyla birdenbire ortaya çıkan bir olay, çok geçmeden kesilip biçilerek bildik şablonlara uydurulur. Olay, bir kurmacanın bildik olay örgüsüne yerleştirilmiştir. Oysa olay, tüm kurmacalardan, anlamlandırmalardan, ussallaştırmalardan kaçandır. Resme başlarken çizdiğimiz geometrik formları gerçek bir armuta benzetmek için üzerlerine yerleştirdiğimiz eğriler, kıvrımlar, pürüzler var ya, onlar olaydır. Ama bir farkla; yeryüzünde aşkın form yoktur. Formlar yeryüzünün içkin kuvvetlerince biçimlendirilmiştir. Ve bu formları hazır-nesne olarak kurmacanın örgüsüne yerleştirseniz de, beklenmedik, hesapta olmayan tekillikler çıkar ve kurmacanızı, soyutlamanızı bozar. Ve tekillikler şimşek hızıyla yayıldığında şaşırırsınız. Yapacağınız tek şey, tekil olanın pürüzlerini gidermek ve bir sınıflandırma nesnesine, tikele çevirmektir. Ussallaştırılmış ve uysallaştırılmıştır. Ama olay, tüm ussallaştırmaların dışında kalan ve sınıflandırılamayandır.

Bir ayrıştırma ve sınıflandırma aygıtı olan iktidar, olayın ele geçmezliği karşısında şaşkın ve çaresiz. Sahte olaylar, kurmacalar hazırlar: Kaos-kozmos oyunları. Sahte olaylar, olayın yüzeye çıkmasını önleyemez, geciktirebilir ancak. Diktatörlük, içi boş bir kurmacadır. Olayı kurmacayla bastıramazsınız. Hepimiz algı testinden geçtik ama algıyı kutulara sığdıramazsınız; çatlaklar bulacak ve görünmez olanın alanına sızacak. Ve Olay: Görünmez olan içkin kuvvetler görünür ve algılanır olmuştur.

16 Haziran 2017 Cuma

'TEKHNE'NİZİ HAZIRLAYIN, GİDİYORUZ!

M.I.A, "Borders", Video.

Ivan Ayvazovski
RAHMİ ÖĞDÜL
16.06.2017

Kıyıda oturup adaları seyretmeyi, hayal kurmayı kim sevmez ki? Ada deyince aklınıza egzotik adalar gelmesin, seyrettiğim İstanbul’un Prenses Adaları’dır; hayal gücünü kışkırtacak hiçbir özelliği olmayan yerleşik adalar. Ama insanın hayal gücünü kışkırtan, ada fikridir. Önce ayrılışı, ardından da yeni başlangıçları akla getirir. Bu yüzden hayalimizdeki adalar hep ıssızdır; yaratıcı eylemlerimizle kendimizi gerçekleştireceğimiz yer. Dolayısıyla ada insandır. Ve kıyıda oturup adaları seyreden, aslında kendini seyreder, geçmişini ve geleceğini bir ada imgesinde yakalamıştır.

Adaya ulaşmak için anakaradan ayrılmanız gerekecek önce. Karadan ayrılanın iki yüzü vardır; biri ayrıldığı karaya, diğeriyse ulaşacağı adaya dönük. Anakara, basmakalıp düşüncelerin birbirine eklendiği, hep aynının biteviye dönüp durduğu kısır döngünün, sağduyunun, yerleşik düzenin alanıdır; kapatılmanın, tıkabasa doldurmanın ve konformizmin. Karada zaman ve mekân, kapitalizmin örgütlediği haliyle sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelebilir; geçmişi ve geleceği olmayan cehennemsi bir şimdi içinde çaresizce asılı kalmış gibi hissedebilirsiniz. Her şeyin yere sabitlendiği karadan ayrılmak ve çalkantılı bir yüzeyde serüvene atılmak yürek ister ama. Anakarayı adadan ayıran boşluk, yani deniz çalkantılı bir yüzeydir, serüvenlere açık. Denize ‘tekhne’ (yun.) ile açılırsınız, yani ‘yapabilme gücü ve becerinizle’. Bir deneyim alanı olarak deniz, yani boşluk bedenlerin kendi kudretlerini keşfedecekleri ve yapabilme becerilerini artıracakları etiğin alanıdır. Oysa kara, bedenin kudretini yasalarla kısıtlayan ahlakın alanı. Etik alanın çalkantılı sularında devindikçe bedeniniz ve ‘tekhne’niz yeryüzünün kuvvetleriyle birlikte dönüşecek. Adaya ulaştığınızda artık siz, siz değilsiniz.

Denize açılırken ‘tekhne’nin neresinde durduğunuz önemli; yüzünüzün nereye baktığı. ‘Tekhne’nin baş kısmındaysanız; yüzünüz eski olana değil, yeni karşılaşmalara açıktır. Ve fırtınalı denizde adaya ulaşmaya çabaladıkça bir bedenin nelere muktedir olabileceğini keşfedersiniz. Teknenin kıçında oturuyorsanız; karadan kopuşu, yitirdiklerinizi izlemekle yetineceksiniz. Ve alışkanlıklar, ezbere bildiğiniz yollar geride kalırken içinizi bir hüzün kaplayabilir ve bu hüzün nostaljiye dönüştüğünde artık neyi yitirdiğinizi unutsanız bile aklınız ve bedeninizi, yani ‘tekhne’nizi klişeler, yaşamı değersiz kılan yükler işgal edecektir. Deli sularda yol alabilmek için hafiflemek gerek. “Yaratmak hafifletmek, yaşamın yükünü boşaltmak, yeni yaşam olanakları icat etmektir” (Deleuze). Ve Nietzsche de ruhun üç dönüşümünden söz ederken, ancak masumiyeti ve unutuşu temsil eden çocuğun, yaşamı değersiz kılan yüklerden kurtulabileceğini söylüyor; yeni başlangıçlar ve değerler yaratacak olan çocuktur. O yüzden adaya bir çocuk gibi de çıkabilirsiniz; ya da yaşamı değersiz kılan yüklerle bir sömürgeci olarak da, Robinson Crusoe gibi: “Bundan daha sıkıcı bir roman hayal etmek zor, çocukların hâlâ bunu okuduğunu görmek son derece üzücü. Robinson’un dünya görüşü yalnızca mülkiyet üzerine kuruludur; ondan daha ahlakçı bir mülk sahibi görülmemiştir” (Deleuze, Issız Ada ve Diğer Metinler, Bağlam). Robinson kıtanın kapitalizmini, yaşamı aşağılayan değerlerini adaya taşımıştır.

Deleuze ‘Issız Ada’ makalesinde, coğrafyacıların adaları oluşlarına göre kıta ve okyanus adaları olarak ikiye ayırmasını felsefi düşünceye taşımıştır. Kıta adaları, kıtadan bir kopuşun ürünüdür. Okyanus adaları ise okyanusun dibinden birdenbire yüzeye çıkan adalar. İnsan adaya yönelirken, adaları üreten bu ikili hareketi de bünyesinde taşır: Kopuş ve yeni başlangıçlar. İçimizde okyanuslar var. Ve derinlerde, henüz yüzeye çıkmamış gizil güçler: Yaratıcı kudretimiz. Yaşamın, birlikte yaratmanın yeni olanaklarını icat etmek için ‘tekhne’mizdeki yüklerden, bizi kısıtlayan, ağırlaştıran, güçsüz bırakan safralardan kurtulmalı önce. Çalkantılı sularda birbirimize doğru yelken açtıkça bakın nasıl da kudretleneceğiz. İnsan hem ‘tekhne’dir hem de ada. “Deniz şarap rengine büründüğünde tekneni kıyıya çek ve etrafını taşlarla çevir” demişti Hesiodos. Şimdi sular güneşin ışınlarıyla pırıl pırıl. ‘Tekhne’nizi yolculuğa hazırlayın, adalara gidiyoruz.