24 Kasım 2017 Cuma

YERÇEKİMİNE RAĞMEN YAŞAMAK

RAHMİ ÖĞDÜL
24.11.2017

Yaşam yerçekimine rağmen vardır ve bir beden yerçekimine tamamen yenik düşmüşse ya ölmüş ya da ölüm döşeğindedir. Neşe, bedenin yerçekimine rağmen dışa vurduğu yaşam sevincidir. Ve beden yerçekimine teslim olmuşsa ya bitkin ve yorgun ya da kederlidir. Yaşam despota rağmen vardır, despot zorbadır, yerçekimi zorbası; neşeli ve kudretli bedenlerden nefret eder çünkü. Havalanan ve durmadan devinen bedenleri yerleştirmek ve yere çivilemek isteyecektir.

Canlılığın belirtilerine dikkat etmişsinizdir mutlaka; ağaçların yerden yükselişine, hayvanların neşeli sıçrayışlarına. Kuşlar ise kanatlı varoluşlarıyla bizim yaşam sevincimiz, neşemizdir. Kuşlar denli zerafetle yerçekimine karşı koymayı başarmış bir başka canlı bulamazsınız. Yere bağımlı bedenler yer çekimine direnmek istediklerinde kuşların kanatlarını taklit edecekler: Yarasaların kanatları, balıkların yüzgeçleri. Bedeninizin neşeli hallerine dikkat ettiniz mi? Kudretlisinizdir, yürürken ayaklarınız yerden kesilir ve sevinçten havalara uçarsınız. Yüzünüzdeki tek tek aktörler, gözler, kaşlar, ağız, yüzün çizgileri kuşları taklit edercesine yukarıya doğru kıvrılır, kanatlanır adeta. Kederli olduklarında ise yerçekimine yenik düşer bedenler. Hareket etmeniz zorlaşır, bedeniniz yere yapışmıştır, kolunuzu kaldıramaz, parmağınızı oynatamazsınız. Yüzün çizgileri de yere doğru sarkmıştır.

Kederli bedenlerin yaşadığı yerçekimi kentleri vardır; çürümeye yazgılı bedenlerin birbirlerini yıkma pahasına ölümüne koşuşturdukları, karanlık, ölüm sever kentler. Bir de neşeli bedenlerin yaşadığı havai kentler vardır; aydınlık, yaşam sever kentler. Italo Calvino’nun ‘Görünmez Kentler’ kitabında kahin, Marozia kentine baktığında iki kent görür; aktüel ve virtüel olanı. Biri mevcut haliyle distopik bir kent, diğeri ise bir kentin barındırdığı gizil kuvvetlerin yüzeye çıkmasıyla başlayacak olan yeni çağın habercisi: “Marozia, en korkunç farelerin dişleri arasından dökülen artıkları birbirinin ağzından kapan fare sürüleri gibi, herkesin kurşun dehlizler boyunca koştuğu bir kent bugün; ama herkesin, kırlangıçlar gibi gergin kanatlarla döne döne gösteriler yaparak, havayı sivrisinek ve minik sineklerden temizleyip, bir oyundaymışçasına birbirine seslenerek göklerde uçacağı bir çağ başlamak üzere.”

1920’lerde Sovyet Konstrüktivistleri kanatlı bir yaşamı savunmuş ve havai çağın başladığını ilan etmişlerdi. Vladimir Mayakovski’ye göre yerin aşırı kodlanmış düzleminden kurtulup havalanmak mümkündür: “Kanatlarla tekerlekleri takıp evle beraber cümbür cemaat havalanabilirsiniz.” Tatlin, “letatlin” adını verdiği kanatlı bisiklet tasarlamıştır: “Uçağın mekanik uçuşu, uçma hissini elimizden aldı, bedenimizin hava içindeki hareketini hissetmiyoruz. Nasıl suda yüzmeyi ya da bisiklet sürmeyi öğreniyorsak havada uçmayı da öğrenmemiz gerekiyor.” Rodchenko’nun havalanan figürlerden oluşan kolajları, yerçekiminden kaçmaya çalışan konstrüktivist mimari. Uçmayı öğrenmek, yasalarıyla bizi her yere çivileme girişiminde despotun hamlesini boşa çıkarmak, kaçış çizgileri icat etmektir. Türkçeye kaçış çizgisi olarak çevrilen Deleuze’ün “line of flight” terimi aynı zamanda uçuş çizgisidir. Kaçış çizgileri, kırlangıçlar gibi gergin kanatlarıyla insanların neşe içinde uçacakları çağı başlatacak.

Doğanın içkin kuvvetlerinden yararlanarak, yerçekiminden kaçabilirsiniz. Ama iktidarın yerçekiminden kurtulmak o kadar kolay değil. Yerçekimi despotun elinde politik güce dönüşmüştür. Konstrüktivistlerin ardından gelen Stalin döneminde, yerden havalanmış hiç bir şeye tahammül edilmez. Konstrüktivistlerin yerden kaçma çabaları yeni dönemle birlikte vatana ihanet sayılmıştır. Her şey yere çivilenir. Bu dönemde “uzay uçuşları için dikilen anıt bile yere lök gibi oturmuştur... Kozmonot yerçekimine karşı boşuna uğraşıyor gibidir” (Buck-Morss, Rüya Âlemi ve Felaket, Metis).

Kanatlarınız mı kırıldı? Yere çivilenmiş, çarmıha gerilmiş, hücrelere kapatılmış gibi mi hissediyorsunuz? Kederli, despotik zamanlardan geçiyoruz çünkü. Ama yaşam despota rağmen vardır. Yaşam, gergin kanatlarıyla gökyüzünde uçan kırlangıçları, kaçış çizgilerini gizler bünyesinde. Yay gibi gergin kanatların içinizde titreştiğini duymuyor musunuz?

18 Kasım 2017 Cumartesi

HATIRLA AMA ASLA ANLATMA!

Damien Hirst
RAHMİ ÖĞDÜL
17.11.2017

Kim konuşuyor? Konuşan, geçmişten gelen hayalettir. Durmadan geçmişin yükünü yüklüyor sırtımıza. Konuşmaktan, yüzleşmekten kaçındığımız dehşetengiz olaylar birikerek çoğalıyor. Geçmişte korkunç şeyler olmuştur. Ama sır olarak kalmalı, anlatılmaları yasaklanmıştır. Sadece “hatırla!” deniliyor bize, sonra da “unut!” Geçmiş, örtülerin altında saklı; örtüleri hatırlamamızı istiyorlar sadece, örtünün altındaki korkunç olayları ise unutmamızı. Çok gerilere gitmeye gerek yok. Ermeni Tehciri’ni hatırlıyoruz ama, mağdurlar öykülerini anlatmaya başlayınca susturulmalı. Dersim olaylarını hatırlayın ama olup bitenler sır olarak kalmalı. 15 Temmuz’u hatırlatmak içinse ellerinden geleni yapıyorlar ama olup bitenler örtünün altında kalmalı. Dile getirilmesi yasaklanmış anılarla baş başa bırakıyorlar bizi. Hayatı anlamlandırabilmek için anlatabilmemiz gerek oysa. Yoksa çıldırmamız an meselesi. Hamlet, babasının hatırlamasını istediği ama anlatılması yasak sır yüzünden çıldırmadı mı?

Anlatmak, kaostan kozmos yaratmaktır. Hayatı bir kurmaca haline getirdiğimiz ölçüde akıl sağlığımızı koruyabiliyoruz. Hayatın delice akışıyla başka türlü baş edemeyiz çünkü. Kurmaca, hayatı kalıba sokmaksa, hayatın her zaman bu kalıptan taştığını da biliyoruz. Witold Gombrowics ‘Kosmos’ adlı romanına dair güncesine düştüğü notlarda kurmacayı şöyle tanımlamıştır: “Nedir polisiye roman? Kaos halinde olanı düzene sokma, düzenli hale getirme denemesi.” Ama bir yıl sonra şu notları düşmüştü güncesine: “Fazladan gerçekleşen bir olay yüzünden gerçekliğin bir anda kabından taşıvermesi. Her yana uzanan duyargalar… karanlık oyuklar… sapmalar… anaforlar… bütün bunların yaratılması” (Kosmos, çev. Aykut Derman, Can).

Kurmaca sadece edebiyatın ya da sanatın işi değil, sıradan insan da gündelik hayatın her yöne dağılıp saçılmasına katlanamadığı için hayatını kurmacalaştırmak zorunda. Çünkü “kurmacanın birliği var, biçimi var”diyor Aldous Huxley. Biçimsiz olana katlanamıyoruz. Yatay ilişkiler ağı olarak düşünüldüğünde toplum, bireysel kurmacalarımızın birbirine dokunarak durmadan yapılıp bozulduğu, konturları bulanık, devasa bir kurmacadır. Bizler kendi hayatlarımızı kurmacalarla anlamlı hale getiriyoruz ama en kötüsü, başkalarının kurmacalarına katlanmak zorunda olmamız. Ve başkalarının kurmacaları üzerinden hayatı olumsuzlamak ve başkalarının kurmacalarında hayatımızın olumsuzlanması. Ve iktidar öykülerimizi gizlemek için örtüler seriyor geçmişin üzerine. Sonra da örtüleri hatırlatıyor ama öykülerimiz anlatılmamalı.

Tarih bir kurmacadır, resmi tarih ise iktidarın kurmacası. Kurmacasıyla hiçleştiriyor hayatımızı, başımıza gelenleri gizlemek için örtmeceler seriyor. Olayı hatırlatıyor, ama olup bitenler sır olarak kalmalı. Prens Hamlet oyunun başlarında, kral babasının hayaletiyle karşılaşır ve babası “Beni hatırla” der oğluna, “Benim hikayemi anlat”. Ama neyi hatırlaması gerektiğini söylemez, sır olarak kalmalı: “Babanın ruhuyum ben ve bir süre için/Mahkûmum geceleri karanlıkta gezmeye/Gündüzleri ateşler içinde kalmaya/Yanıp tükeninceye dek işlediğim günahlar/Açıklamam yasak olmasaydı eğer/Yaşadığım zindanın sırlarını/Öyle şeyler anlatırdım ki sana/Tek kelimesi aklını başından alırdı (çev. Sabahattin Eyüpoğlu, İş Bankası).

Babaların işlediği günah, geçmişten birikerek gelen bu anlatılamaz sır nedir acaba? Eril iktidarların yeryüzünde giriştikleri katliamlar mı anlatılamaz olan, masum insanların çığlıkları mı? Kadıköy Moda Sahnesi’nde Kemal Aydoğan’ın yönettiği Shakespeare’nin Hamlet’inden çıkarken aklımda bin bir soru. Dekorunu ve kostümlerini günümüze taşıyarak Hamlet’in güncelliğini ve bu güncelliğin tüketilemeyeceğini gösterdiler bize. Erkekler arasında geçen, kadınların edilgin varlıklar olarak yer aldığı, hatırlanması ama asla anlatılmaması gereken sırlarla dolu egemen bir tarih anlatısı. Freud ve Lacan’dan tutun da James Joyce’a kadar çok sayıda yazarın çözümleyerek anlamını çoğalttıkları Shakespeare’nin oyununu tek bir anlamın içine hapsetmek mümkün değil. Prens Fortinbras’ın sahnede söyledikleri hâlâ kulaklarımda: “Unutulmamış haklarım var benim bu krallıkta.” Unutturulmak isteneni dile getiremezsek çıldırmamız an meselesi. Gözlerimizdeki karanlık oyuklarla nasıl bakabiliriz ki birbirimizin yüzüne?

10 Kasım 2017 Cuma

ÇOBANLAR, KOYUNLAR VE KEÇİLER


Francisco de Zurbaran, "Agnus Dei", 1640
RAHMİ ÖĞDÜL
10.11.2017

Nedir bu keçilerin bizden çektiği? Tüm kötülükleri keçilerin başına yüklüyor, sonra ya kurban ediyor ya da şehrin dışına sürüyoruz. Despotik sistemler kokuştukça günah keçileri hiç eksik olmuyor nedense. Oysa biliyoruz ki yeryüzü akışlarıyla bağlantısı kesilmiş baskıcı sistemler çökmeye yazgılıdır ve giderek düzensizlik artarken düzeni sürdürebilmek pahasına daha fazla şiddet ve daha fazla günah keçisi üretecekler. Batı’da üretilen kötücül yaratık temsillerinde, satirler ve iblislerden tutun da şeytana kadar adı kötüye çıkmış ne kadar varlık varsa hepsi de keçi formunda resmedilmiştir. Çoban, keçilerin koyunlarını baştan çıkarmasından ve tebaasız kalmaktan korkuyor.

Koyun olmadığınızı iddia edebilir ve “ben kendi kararlarımı veren özgür biriyim” diyebilirsiniz. Ama tüm kudretinizi temsilcilere teslim ettiğinize göre çoban ve sürüsü temsilinde koyunu oynamak dışında, başka bir seçeneğiniz kalmıyor. İktidara boyun eğdiğimizden beri güdülecek koyunlarız: “Firavun Mısırlı bir çobandı. Taç giyme töreninde ritüel olarak çobanın değneğini alırdı; “insanın çobanı” terimi Babil monarkının unvanlarından da biriydi” (Foucault, Özne ve İktidar, Ayrıntı). Doğu’da karşımıza çıkan siyasetnamelerde yine çoban ve sürü metaforuna rastlıyoruz; üstelik Thomas Hobbes’un “insan insanın kurdudur” tınısıyla: “Eğer hükümdar olmasaydı insanlar birbirlerini yerlerdi. Tıpkı çoban olmayınca sürünün yırtıcı hayvanlar tarafından yenilmesi gibi” (Bahadır Türk, Çoban ve Kral, İletişim). O zaman hiç itiraz etmeyelim, “koyun gibisin kardeşim/gocuklu celep kaldırınca sopasını/sürüye katılıverirsin hemen/ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye” (Nâzım Hikmet).

Peki keçilerin suçu ne? Tevrat’ta geçen “Günahları Bağışlatma Günü”nde Harun biri Yehova’ya, diğeri ise Azazel’e (şeytana) sunulacak iki teke seçer. Yehova için ayrılan keçiyi keser ve hayvanın kanını akıtarak tapınağı kirden arındırır. İkinci keçi ise günah keçisidir. “Sonra Harun ellerini keçinin başına koyar ve İsrailoğullarının tüm suçlarını, isyanlarını ve günahlarını itiraf eder. Böylece tüm günahları keçinin başına yükledikten sonra hayvanı çöle yollar… Keçi, İsrailoğullarının tüm suçlarını ıssız bir yere taşıyacaktır” (Kearney, Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar, Metis). Keçileri dışarı attıkça düzeninizi sürdüreceğinizi sanırsınız. Ama yanılırsınız, çünkü keçileri tüketemezsiniz, içimizde ürüyorlar.

Keçiler koyunlardan farklıdır. Koyunların önüne boyama kitapları konduğunda ve çoban çizginin dışına taşırmadan şekilleri boyamalarını istediğinde hiç sorgulamadan yerine getirirler. Boyayı taşırmadan şekilleri boyayanların takdirnameyle ödüllendirildiklerini biliyoruz. Keçi kılıklı iblisler öyle mi? Söz geçiremezsiniz, boyayı taşıracak ve çizgiyi aşacaklardır: “İblisler tanrılardan farklıdır, çünkü tanrıların sabit nitelikleri, özellikleri ve işlevleri, yurtları ve kodları vardır: yollarla, sınırlarla ve harita çıkarmayla ilgilenirler. İblislerin yaptığı ise, aralıklar boyunca, bir aralıktan diğerine sıçramaktır” (Deleuze).

Keçileri haritanın içine kapatamazsınız. Sınırlar içine kapatılmış bedenler, nelere muktedir olabileceklerini asla bilemezler çünkü. Bir deney alanı olarak yeryüzünde oradan oraya sıçrayarak başka bedenlerle bağlantılar kuracak ve bedenlerinin kudretinin bağlantılarla artacağını keşfedeceklerdir. Keçiler çiğnenmekten aşınmış yolları ve otları değil, dik yamaçlardaki yeni ve taze otları severler. Neşeli bedenlerdir, koyunlarsa kederli; çünkü kudretlerini çobana teslim etmişler. Ve bir koyun keçi-oluş yaşamadıkça nelere muktedir olabileceğini asla öğrenemeyecek. 

Çoban boyayı taşırmamamızı öğütlüyor; herkes kendine ayrılan yerde otlasın ve sınırını aşıp olmadık işlere kalkışmasın diye. Çoban izlenecek yolları çiziyor; ana yoldan çıkıp ara yollara sapmasınlar ve olmadık bedenlerle bağlantı kurmasınlar diye. Çizgiyi aşmazsak ve yoldan çıkıp ara yollara sapmazsak nasıl öğrenebiliriz ki kudretimizi? “Olsun, çoban bizi kuzucuklarım diye sevecek ya, o bize yeter” diyebilirsiniz. Sizi sevsin diye çobana boynunuzu uzattıkça şairin dediği gibi, sonunda gideceğiniz yer salhanedir, yani mezbaha. Hegel tarih üzerine tezlerinde tarihi bir mezbahaya benzetiyordu. Çobanlar ve koyunlar oldukça tarih mezbaha olmaya devam edecek.

4 Kasım 2017 Cumartesi

BİZİM NEDEN KARNAVALIMIZ YOK?

Pieter Bruegel

Pieter Bruegel
RAHMİ ÖĞDÜL
03.11.2017

Çürüyoruz farkına varmadan. Çürütüyorlar bizi. İçeride kesif bir çürüme kokusu, duymuyor musunuz? Çürüdükçe birbirimizi zehirleyeceğiz. “Durgun sudan zehir bekle” diyordu William Blake. Yeryüzünün akışlarıyla bağlantısı kesilmiş sular bir süre sonra kokuşur ve zehir üretir, insan da öyle: “Düşüncelerini asla değiştirmeyen insan, durgun su gibidir ve aklın sürüngenlerini üretir” (Blake). Özgür düşüncenin önüne çekilen setlerle kurumlarımız bataklığa dönüşürken bataklıkta yaşayan sürüngenlerden farkımız kalmayacak sonunda, birbirimizi tüketeceğiz. Kokuşmaktan kurtulmanın çaresi, yeryüzünün tüm akışlarına, rüzgârlarına açık sulardır; düşüncenin ve bedenin birlikte dalgalanacağı engin sular.

Alman Romantizmi’nin kurucularından Johann Gottfreid Herder, ölü bir noktada kokuşmak yerine 1769’da denize açılmış ve düşüncelerini dalgalandırmıştır: “Gökyüzüyle deniz arasında salınan bir gemi, düşünceye ne kadar geniş alanlar açıyor! Burada her şey düşüncelere kanat takıyor, hareket veriyor ve hava sahasını genişletiyor! Çırpınan yelkenler, sürekli çalkalanan gemi, gümbürdeyen dalgaların akıntısı, uçuşan bulutlar, sonsuz genişlikteki hava sahası!” (bkz. Rüdiger Safranski, Romantik, Kabalcı). Ölü noktanın çürüyen sularından özgürlüğün çalkantılı sularına atlamak. Toplumlar da denize, çalkantılı sulara açılırlar. Karnavallar kokuşmuş durgun suların alt üst olduğu, dengenin bozulduğu ve yeni akışlarla yeni dengelerin kurulduğu zamanlardır. Guy Debort 1871’de kurulan Paris Komünü’ne “19. yüzyılın en büyük karnavalı” demişti. Karnavalın çalkantılı suları yeni dengelere gebe.

Mikhail Bakhtin Ortaçağ karnavallarının özelliklerini sıralamıştı, hatırlayalım. Karnavalda yaşam alışıldık seyrinden çıkar. İzleyici ve icracı ayrımı silinmiştir. Karnaval icra edilmez, yaşanır. Alışıldık yaşamın yapısını ve düzenini belirleyen yasalar, yasaklar ve kısıtlamalar, karnaval boyunca askıya alınır; hiyerarşik yapı ve bu yapıyla bağlantılı tüm korkutup sindirme, hürmet, dindarlık ve görgü kuralları iptal edilmiştir. İnsanlar arasındaki hiyerarşik engellemeler, mesafeler ortadan kalkar, karnaval meydanında özgür ve içli dışlı, teklifsiz, samimi, sıcak bir temas ortamı yaratılır; jestler ve sözler özgürleşmiştir. Karnaval, bireyler arasında yeni ilişki tarzlarının yaratıldığı yerdir. Hiyerarşik konumların otoritesinden kurtulmuş bedenler, dışarıdan bakıldığında tuhaf ve yakışıksız görülebilir ama bastırılan bedensel arzular geri dönmüş ve insanın gizil yönleri ifade imkânı bulmuştur. Karnaval ortamı uygunsuz birleşmelerin ortamıdır. Daha önce yan yana gelemeyen tüm bedenler, değerler, düşünceler ve şeyler birbiriyle ilişkilenir. Karnaval kutsalı cismani olanla, yüceyi aşağı olanla, önemliyi önemsiz olanla, bilgeliği aptallıkla birleştirir. Karnaval toplumsal hiyerarşik yapıyı parodilerle çökerterek, şeyleri yeryüzünün, bedenin üretken kudretiyle ilişkilendirir.

Karnavalı olmayan bir toplumuz. Ama bizim bayramlarımız var. Bayram karnavaldan izler taşısa da karnaval değildir, aksine bayramda mevcut düzen pekiştirilip olumlanır, dayatılan tüm yasalar durmadan kutsanır. Karnaval geleneği de mitolojik geçmişe dayanıyor. Evrenin başlangıcındaki kaotik duruma bir geri dönüş, bir yenilenme, yeniden doğuş anı. Batı’daki karnavalın köklerine Doğu’da rastlıyoruz. Doğu’da yaratılışın yenilenmesi yeni yılın ilk gününde, Nevroz’da gerçekleşir; zamanın yıprattıklarının yenilendiği an. Zaman insanı, toplumu ve kozmosu yıpratmıştır. Ve zamanın yıprattıklarının yenilenmesi her şeyin alt üst olduğu ritüellerle gerçekleştiriliyordu: “Saturnalia şenliklerini andıran bir toplumsal karmaşa, erotik kuralsızlıklar, orjiler vb.” (Eliade, Kutsal Ve Kutsal-Dışı, Alfa). Yıpranmış bedenler, çürümüş toplum yılın son günü, biçimsizliğin tanrısı, deniz canavarı Tiamat’ın yeniden dirilişiyle çalkantılı suların içinde çözülüp dağılıyordu. Ve ardından kozmos bir kez daha yaratılacaktır. Tekrarlar önemlidir, fark yüzeye çıkar çünkü. Ve kozmosun her doğuşu, farkın yüzeye çıktığı yeni bir denge durumudur. Biz dayatılan dengede ısrar ettikçe daha fazla çürüyoruz. Karnavallar özgürlüğü soluduğumuz, yeni olanın yüzeye çıktığı çalkantılı sulardır. Dengemiz bozulmasın diye bataklıkta çürümeye katlanıyoruz.

29 Ekim 2017 Pazar

METAFORDAN HAYATLAR

Igor Morski

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
27.10.2017

Tanıdık olmayan bir şeyle karşılaştınız diyelim. Önce şaşırır ama çok geçmeden Alice gibi davranırsınız: “Her şey bilmediğim bir dilde yazılmış… Öyle ya, Ayna kitabı bu elbette! Aynaya tutarsam sözcükler doğru yöne döner!” (Lewis Carroll). Yabancı olanı metaforun aynasına tutuyoruz ve birden yabancılığından arınıp tanıdık bir imgeye dönüşüyor. Metafor, bir anlamı bir yerden başka bir yere taşıyor. Bildik bir anlamı bilinmedik, tekinsiz olana yansıtarak yabancı olanı temellük ediyor, tanıdık ve anlaşılabilir hale getiriyoruz. Metafor, yeni olanla karşılaşmamızı eskitiyor, sayesinde eskitilmiş ilişkiler yaşıyoruz. Kullanılmaktan lime lime olmuş metaforları yabancı olana giydirerek kendimize benzetiyoruz.

Mevcut olanı alt üst edecek bir olayı da eskitiyor ve hiç şaşırmıyoruz. İncil’de yazdığı gibi “güneşin altında yeni bir şey yok”. Çünkü metaforlarımız var bizim. En tekinsiz karşılaşmayı tekinli hale getiren, en rahatsız edici yabancıyı bile evcilleştirip kendimize benzeten metaforlar. Metaforlarla düşünmek evden hiç ayrılmamaktır. Ya da evimizi her yere taşımak. Evimizi her yere taşıdığımıza göre her yeni karşılaşma evin tanıdık bir nesnesine dönüşecek. Ve metaforlarla düşündüğümüzde evi her yere taşımakla kalmıyor, hiç dışarı çıkmadığımızı da fark ediyoruz. Oysa José Saramago “kendinizi terk etmezseniz asla keşfedemeyeceksiniz kendinizi” diyordu. Platon’un mağarasından çıkamadığımız için, izledikleri gölgeleri gerçek sanan tutsaklar gibiyiz.

Gölgeleri metaforlarla dışarı taşıyoruz; gölgelerin gölgelerini. Mağaranın bildik anlamlarını dışarıya yansıttıkça dışarıyı, yabancı olanı mağaraya dahil ediyoruz. Mağaranın, evin tonundan kurtulamayacak mıyız? Zor tabi evden kurtulmak. Ama başaranlar var, on iki ton müzisyenleri: “Önceleri gene eninde sonunda eve, asıl tona dönülüyordu; ama yavaş yavaş öyle uzaklara gidilmeye başlandı ki artık temel tona dönmeyi gerektiren bir duygu kalmadı” (Webern). Ton metafordur; her yere bu tonu taşımak fetihçiliktir, yabancı toprakları fethetmek. Evden, tek tondan dışarı çıkmayanlar, on iki tonu, yani çokluğu asla işitemeyecekler. Siz hiç yabancı oldunuz mu? Yabancı olmak, dünyaya bir çocuk gözüyle bakabilmek ve şaşırmaktır; yeryüzünün tüm seslerini kucaklamak. Ve aynı anda eşitsizliğe, sömürüye ve katliamlara şaşırmak. Ama biz her şeyi o kadar kanıksadık ki dışarı çıktığımızda da bu despotik havayı soluyoruz. Kurtulalım bu eril, despotik tek tondan! Gerekirse kekeleyelim, kekelemek iyidir. Gerekirse tökezleyelim, dengemiz bozulsun ki çoklukla birlikte yeni denge oyunları icat edelim ve yeni bir dil.

Kekeledikçe çokluğun çok sesli dilini birlikte keşfedebiliriz. Dil zoraki bir dengeyse ve bu denge tüm tahakküm ilişkilerini içinde barındırıyorsa kekelemek gerekecek. Sözcükleri çatlatmadan, grameri parçalamadan başka bir dünya mümkün değil. Başka bir dünya yaratmaktan söz edenlerin dillerine hiç baktınız mı? Eski dünyanın tüm tahakküm ilişkilerini barındıran bir dil kullanıyorlar. Dil, bir hapishanedir ve tahakküm ilişkilerini barındıran bir dilden yeni bir dünya çıkmaz. Dilden firar edemeyenler, çok sesliliğin özgürlüğünü solumayanlar yeni olanla, yabancıyla hiçbir zaman karşılaşamayacaklar. Dil hapishanesinin duvarlarını çatlatıp firar etmediğimiz sürece erilliğin, tahakkümün, eşitsizliğin dilini üreteceğiz birlikte. Firar etmeliyiz, gerçekliğin çölüne.

Gerçek, sözcüklerin ve dilin ötesinde, ele geçmeyen bir akıştır, sonsuz bir oluş hali. Ve bir metafor olarak dilin kendisi gerçekle karşılaşmamızı engelliyor. “Ağaçlardan, renklerden, kardan ve çiçeklerden söz ettiğimizde şeyler hakkında bir şey bildiğimizi sanıyoruz; fakat özgün varlıklarla hiç örtüşmeyen metaforlardan başka bir şey yok elimizde” (Nietzsche). Siz hiç ağaçla karşılaştınız mı? Karşılaşmıyoruz, ağacı dil hapishanesine kapatıyoruz çünkü. Bir ağaçla, yabancıyla karşılaşsaydık, ağacın dili dilimizi çatlatacak ve doğanın çok sesliliğiyle yeni bir denge, yeni bir dil yaratacaktık. Ağaçla karşılaşsaydık, başka bir dünya kuracaktık. Gezi’de nasıl da çatlatmıştık dilimizi? Çünkü o biricik, eşsiz ağaçla karşılaşmıştık. Unuttuk sonra, yine basmakalıp metaforlara gömüldük.

21 Ekim 2017 Cumartesi

İÇİMDEKİ SES "DENGEYİ BOZ!" DİYOR


Andrey Tarkovski, "Nostalghia", 1983
RAHMİ ÖĞDÜL
20.10.2017

Her şey dengede duruyor, kımıldasanız yıkılacak. Fark etmiyor musunuz? Bu zoraki dengede altta canı çıkanların denge tutkusunu anlayamıyorum. Tepedekilerin kendi denge durumlarını sürdürebilmeleri için sırtımıza yükledikleri onca yük. Bir yük hayvanı gibi bize taşıttırıyorlar kendi yüklerini ve gıkımız çıkmıyor. Sırf dengede kalabilmek uğruna harcanan onca can; canlara kıyıyorlar. Harcanan onca enerji, doğada yaşanan onca kıyım. Şirket diliyle konuşuyor, dışsallıklar (externalities) diyorlar. Dışsallıklar, şirketin kâr amacıyla gerçekleştireceği bir girişimde göz ardı edilen ve hesaba katılmayanlardır. Sadece ve sadece kendi çıkarı peşinde koşan şirketin maliyet hesaplarına dahil etmediği, topluma ve doğaya yüklediği tüm hasarlar, yıkımlar ve kıyımlar. Dışsallıklarız, üç kuruşa harcıyorlar bizi. Şirket-devletlerin savaşlarda harcadığı ölüleriz. Daha fazla çocuk talebi, daha fazla harcanacak can. Kadın bedeni iktidarın tarlası; ölüm tarlaları. Ve biz hâlâ “aman dengemiz bozulmasın” diye susuyoruz. Kımıldasak denge bozulacak.

İşin tuhafı, biz de şirketin gözleriyle bakıyor ve hayatı dışsallaştırıyoruz. Hayatımız boşa harcanacak bir dışsallık. Hayatı harcayıp tüm yatırımlarımızı öte dünyaya yapıyoruz. Yeryüzünün yıkımında, insanların kıyımında hiç mi kabahatimiz yok? “Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!” Dışsallıklar; çünkü bizim meselemiz değil. Ve hayatı dışsallaştırdıkça içimizi boşaltıyoruz durmadan. Sonunda kimlik denilen içi boş bir kabuk kalıyor geriye. Ve içi boş kimlikler olarak dolaşıyoruz sokaklarda. İçimize hiçbir şey işlemiyor. İçimiz yok, kupkuru kabuklarız. Ya da boş şişeler. İktidarın toplayıp yeniden kendi içeriğiyle dolduracağı atıklar. Ve topladıkları boş şişelere kaçak içki doldurup satanlar gibi iktidar da bedenlere kendi zehrini doldurup yasal olarak pazarlıyor. Artık insanlar arası ilişkilerden söz edemiyoruz, ağzımızı açtıkça iktidarın zehrini bulaştırıyoruz birbirimize. Ve dolduruşa gelip yaşamı değil, ölümü çoğaltıyoruz.

İçerideyiz; doğayı, doğamızı dışsallaştırdıkça yarattık içerisini. İçeride düzen var. İçerideki zoraki düzen doğaya, doğamıza rağmen. İçeride denge var, zoraki bir denge. Ve dışsallaştırdığımız tüm yıkımlar, içerideki dengenin sürdürülmesi uğruna. Dışarıda doğa var, doğanın kaotik kuvvetleri; denge ile dengesizliğin muhteşem dansı. Ve içimizdeki doğayı, denge bozucu kuvvetleri dışsallaştırdık, içimiz boş. Tehlikesiz bir sınıflandırma nesnesi olarak raflarda yerimiz hazır. İşlevi belirli hazır nesneler olarak istedikleri yere yerleştiriyorlar bizi şimdi. Dengenin bozulmaması için hazır nesne rolüne alıştırıldık. Hazır nesneler olarak her yerde rastlayabilirsiniz kendinize; ekonomide, politikada, gündelik hayatta ve sanatta. Gerçekleştirdiğimiz tüm eylemler bile iktidarın galerisinde bir sanat gösterisine, performans sanatına dönüşüyor. Eylediğimizi sanıyoruz ama bir vantrolog gösterisindeki kuklalarız. Biz konuşmuyoruz, iktidar konuşuyor bizim yerimize. Yaşadığımızı sanıyoruz, ama ölmeye ve öldürmeye programlamışlar bizi. İçimizdeki ve aramızdaki çokluğu öldürüyoruz.

Andrey Tarkovski’nin 1983 tarihli Nostalghia’sındaki deli “tek kişi olamıyorum” diye haykırıyordu, “kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.” Biz akıllılar değil, deliler işitebilir çokluğu: “Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz… Kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere böceklerin vızıltıları girmeli.” Dışarıda bıraktığımız, dışsallaştırdığımız yaşamın çokluğu girmeli içimize. Çokluğu hissetmiyor musunuz? Nasıl da korkuyor iktidar çok işlevli doğanın içeri girmesinden. Aristoteles de sevmezdi çok işlevliliği; sınıflandırılması zor: “Doğa, kadın ile köle arasında ayrım yapmıştır. Çünkü doğa, pek çok kullanımı olan Delfi bıçağını yapan demirci ustası gibi eli sıkı değildir; her bir şeyi tek bir kullanım için yaratır.” İktidar konuşuyor, tek kullanımlık kadından, kadının fıtratından söz ediyor. Ve ağzımızı açtığımızda da iktidar konuşuyor, ölümüne seviyoruz. Keşke çokluk konuşabilseydi, yaşamına sevebilirdik o zaman. Çok işlevli, sınıflandırılamayan, iktidarın ele geçiremediği Delfi bıçakları bileniyor içimizde. İşitmiyor musunuz? İşitsek denge bozulacak.

14 Ekim 2017 Cumartesi

HAYAL KURMAYI BIRAKIN ARTIK!

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
13.10.2017

Hayal gücünüzü çalıştırmadan önce bir değil, bin kez düşünün. Hayallerinizin gerçek dışı olmasından değil, aksine bir kez daha gerçek olmasından korkuyorum. Kurduğunuz hayaller başkalarının kâbusları oluyor çünkü. Hayallerimizi, mitolojik zamanlardan beri yeryüzüne ve bedenlerimize kazınmış eril ve dişil tahakküm yapıları içinde kuruyoruz. Kahraman oluyor, ejderhaları öldürüyor, uyuyan prensesleri öpüp uyandırıyoruz. Ya da saçımızı kuleden sarkıtıp beyaz atlı prensimizi bekliyoruz. Biliyorum, gerçekliğin içine gömüldüğümüz bir dönemde hayal kurmanın giderek güçleştiğini ve cesaret istediğini. Ama zaten mevcut gerçeklik belirlemiyor mu hayallerimizi? Ve verili gerçeklik içinde kurduğumuz hayallerimizin bir kez daha gerçekleştiği günlerdeyiz. Yine eril kahramanların canavarları öldürdüğü, yine dişi kahramanların boyun eğdirildiği karanlık günlerde. Erilliğe ve dişiliğe biçilen rollerin durmadan tekrarlandığı bu kısırdöngüyü kırmazsak hayallerimiz kâbusumuz olmaya devam edecek. Hayal kurmayalım o yüzden. Ya da imkânsız olanı düşleyelim, mevcut gerçeklikten bizi koparacak olanı. Olmadık şeylere inanmak için alıştırma yapalım mesela: “Ben senin yaşındayken günde yarım saat temrin yapardım aksatmadan; bazen, daha kahvaltıdan önce altı tane olmayacak şeye inandığım olurdu” (Aynanın İçinden, Lewis Carroll).

Durmadan eşitsizlik ve tahakküm üreten bir dünyada yaşadığımızın ve hayallerimizin bile bu tahakküm ilişkilerince belirlendiğinin farkındayız. Dolayısıyla Wilhelm Reich’ın saptaması canımızı acıtıyor: “Kitleler kandırılmadı, faşizmi arzuladılar.” Nasıl kazıdılarsa bedenlerimize, tahakkümden kaçmaya çalışıp serüvenlere atılsak da sonunda yine eril tahakküme yakalanıyor ve kendimizi faşizmi arzularken bulabiliyoruz. Başımıza olmadık şeyler geliyor, canavarlar çıkıyor karşımıza, gözümüzü kırpmadan öldürüyoruz. Yeni yerlerle karşılaşıyor, fethediyoruz. Fethettiğimiz yerlerde norm dışı bedenleri yok edip norm dayatıyoruz. Kahraman Theseus’u mu yoksa yarı boğa, yarı insan Minator’u mu seviyorsunuz diye sorsam? Theseus diyenler çoğunluktadır. Labirentin içine yerleştirilmiş ucubeyi öldüren kahraman. İçinde yaşadığımız kent denilen labirentin kıvrımlarını, farklı davranan ve düşünenlerden, yani sizin deyişinizle ucubelerden arındırıp norm bedenleri dayatan anlayış faşizm değil mi? Eril şiddetin mekânlarını yaratan ve bu mekânlarda kâbuslar yaşatan ve yaşayan bizleriz. Kıskıvrak yakalamışlar bizi, tahakküm ilişkilerinden kurtulamıyoruz.

Dünya tarihi, egemenlerin hayal kurması ve diğerlerinin bu hayallerden ölmesidir. Ve bizler birilerinin hayallerindeki hazır-nesne ölüleriz. Ve işin tuhafı, egemenlerin düşlerini düşlüyor ve kendi ölümümüzü arzuluyoruz. Bize biçilen ölme ve öldürme rollerini çeşitlendiriyoruz sadece. Hayal kurduğumuzda egemenlerin hayallerini çoğaltıyoruz. Tahakküm ilişkilerinden canı yananlar, iktidarın hayallerini kendi hayalleri sanıyor. Düşlerimiz yok, düşlerimiz kurumuş. Oysa bizim hayallerimiz, mevcut gerçeklikten bir kopuşu gerektirmeli ve bu kopuşla birlikte bambaşka ilişkileri içeren bir dünya yaratmayı. Mitolojilerin bedenlere kazıdığı basma kalıp düzeni üretmekten başka bir işe yaramıyoruz.

Başa dönelim, mitolojik zamanlara. Erkek kendine öyle bir dünya imgesi yaratmış ki nereye baksak erkek öğenin tahakkümünü ve dişil öğenin boyun eğdirilişini görüyoruz. Ve hayallerimizde mevcut gerçekliği yeniden üretiyoruz. Her şey dünyanın yaratılışına dair mitlerle başladı. Ve biz, mitolojik tahayyülün eril zihniyeti içinde hareket ediyoruz. Ne anlatıyordu Hesiodos Theogonia’sında? Önce kaos vardı. Kaostan ilk olarak Gaia, dişil öğe, toprak ana ortaya çıktı. Sonra Gaia erkeği, gök tanrı Uranus’ü doğurdu. Gök tanrı toprak anayı dölledi ve sonunda bildiğimiz dünyaya ulaştık. Daha dünyanın kuruluşunda tüm pozisyonlar belirlenmiştir. Erkek üstte, kadın alttadır. Bu kutsal misyoner pozisyon toplumsal hiyerarşiye taşındığında eril ve aktif olan ile dişil ve edilgin olanın konumları meşrulaştırıldı. Güya mitolojilere inanmıyoruz ama hâlâ mitolojileri uyguluyoruz. Hayal mı kurmak istiyorsunuz? Olmadık şeyleri düşleyin, pozisyonları sorgulamakla başlayın işe.

7 Ekim 2017 Cumartesi

BİENALİ İŞGAL EDELİM!

Eric Mack

RAHMİ ÖĞDÜL
06.10.2017

Sanat yapıtlarını bir metnin içine gömebilirsiniz. Ya da yapıtlar tüm metinlerin üzerinde yüzebilir. Önce metinlerini tasarlayan ve yapıtlarını metnin içine gömererek bir arada tutan sanatçılar vardır. Ya da yapıtlarını metin denizinin akıntılarına, rastlantısal karşılaşmalara bırakan sanatçılar. Mutlaka her sanatçının kavramları vardır ama kavramlarla ördüğü anlatıların içine yapıtlarını gömenler ile yapıtlarını bir denizanası gibi kavramsal akıntılarla sürüklenmeye bırakanlar arasında fark vardır. Metne gömülü sergi düzenlemelerinde izleyiciler önceden metni bilemedikleri ve metnin içine giremedikleri için kendilerini dışlanmış gibi hissedebilirler. Yapıtlar sergi mekânına bir kurmacanın karakterleri gibi yerleştirilmişlerdir. İçine giremedikleri, bilmedikleri bir kurmacanın karakterleriyle karşılaşmışlar ama ne olup bittiğini anlamamış olabilirler. Ya da izleyici, sanatçının kendi metnine göre ilişkilendirdiği yapıtlar arasında kendi bağlantılarını kurabilir. Yapbozun parçalarını bir araya getirdikçe önceleri anlamsız gelen parçalı dünya anlamlı hâle gelecek ve kaostan düzen kotarmanın tadını çıkaracaktır. Ortaya çıkan anlamlı dünya sanatçının niyetinden çok farklı olabilir.

Yapıtları tek tek yorumlayıp yapıtlar arasında bağlantılar kurarak kendi anlatınızı oluşturmak çaba ister. Çoğunlukla metni önceden okuyup sanatçının yarattığı anlam dünyasında rahat bir yolculuğa çıkmayı yeğleriz. Sanatçının niyetine bağlı kalırsanız, sorunun çözümü için sanatçının size verdiği bir cevap anahtarınız olacak. Sorunla karşılaşmak ve kendi başınıza çözmek yerine cevap anahtarından doğru cevapları bulabilirsiniz. Ya da cevap anahtarını bir kenara bırakıp, tek tek yapıtlarla karşılaşabilir, bir duygulanım ve düşünme nesnesinin size sunduğu sorunları çözmeye girişirsiniz. Daha sonra anahtara baktığınızda verdiğiniz tüm cevapların yanlış olduğunu görebilirsiniz. Ama unutmayın, sanatta doğru cevap yoktur, sadece yorumlar vardır. Bir açık yapıt olarak sanat yapıtı, yorumlara açıklığıyla cevap anahtarını ihlal etmeye kışkırtacaktır zaten.

O yüzden sanat yapıtı ve yapıtların her yan yana gelişi yeni bir dünya imgesidir, bir ‘imago mundi’. Bildik bir dünyanın düşünce şemalarını terk etmeye davet eder sizi. Ya da bildik dünyayı görünür kılarak içinde bulunduğumuz ilişki ağlarına, kendimize dışarıdan bakmamızı sağlayarak hayatımızı bir düşünce nesnesine dönüştürebilir. Ve bu yüzden sanat yapıtlarının yer aldığı galeri mekânı bir şantiyedir. Sanatçıyla birlikte kendi inşanızı gerçekleştireceğiniz bir yıkım ve yapım yeri.

Sanat günümüzde yıkımla, insanı yerinden yurdundan eden kentsel dönüşümle birlikte anılır olmuştur. Nerede yoksulların yaşadığı bir semtin nezihleştirilmesi varsa, orada önce sanatın ortaya çıkışına ve ardından konut fiyatlarının yükselişine ve semt sakinlerinin yerinden edilmesine tanık oluyoruz. Zaman içinde kurulan komşuluk ağları sanatın öncülük ya da eşlik ettiği nezihleştirme hareketiyle birlikte parçalanmakta ve geriye kutuların içinde ilişkisiz bireyler kalmaktadır. Ve bu yılki İstanbul Bienali’nin temasının ‘İyi Bir Komşu’ olması da bir o kadar manidardır. Sanatın komşuluk ilişkilerinin yıkılmasındaki suç ortaklığını örtbas etme çabası mı yoksa bir vicdan kanaması mı?

Sanat komşuluk ilişkilerini yıkılmasına eşlik ediyor ve yoksulları yerinden yurdundan ediyorsa yoksullar da nesneler olarak değil, failler olarak sanatı işgal etmeli ve sanatın kurduğu dünya imgesini yerinden etmeli. Bu zamana kadar yoksullar sanatta, bir nesne, betimlenecek ve yüksek fiyatlardan satılacak bir imge olarak yer bulmuştur. Kültürel sermayeden yoksun bırakılanların bu dengesizliği ancak işgal sırasında gidereceklerinden hiç kuşku yok. Hazır metinlerin içine yerleştirilerek edilginleştirilenlerin, dünya bilgisinden yoksun bırakılanların sadece öte dünya bilgisine ulaşmalarına izin veriliyor. Sergi mekânı, dünya bilgisinden yoksun bırakılanların kendi dünya imgelerini kurabilecekleri, şimdi ve burada dünyayı kavrayabilecekleri ve çözümlerini kendilerinin bulacağı kendi sorularını sorabilecekleri bir şantiyedir. Bienali işgal etmezsek, bizim adımıza soru sorup bizim adımıza yanıt veren egemenlerin bir yerleştirme nesnesi olmaktan kurtulamayacağız.

1 Ekim 2017 Pazar

SİZ HİÇ KENDİNİZİ TERK ETTİNİZ Mİ?

Igor Morski

Thomas Wightman
RAHMİ ÖĞDÜL
29.09.2017

Bilinmeyen bir ada var mı hâlâ? Haritalarda olmayan bir ada. Bırakın adaları, yeryüzünün altını üstüne getirdiler, haritası çıkarılmamış bir yer var mı? İnsanın her yerine girdiler, girilmedik bir yeri kalmadı. İnsan var mı hâlâ?

José Saramago’nun ‘Bilinmeyen Adanın Öyküsü’ adlı kısacık anlatısının bedenimde ve zihnimde bıraktığı tortunun içinden yazıyorum: “Benim istediğim bilinmeyen adayı bulmak, orada, o adada kim olduğumu bulmak istiyorum” (çev. Efe Çakmak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları). Bir iç konuşmadır bu anlatı. Düşüncenin tek kişiyle değil, ancak çoklukla birlikte ilerleyebileceğinin anlatısı. Farklı karakterlerin konuşması birbirine virgüllerle öylesine bağlanmış ki dikkatinizi vermezseniz kimin konuştuğunu anlayamazsınız. Zaten kimin konuştuğunun ne önemi var ki? Konuşan çokluktur, içimizdeki çokluk: “Bilmiyor musun kim olduğunu, Eğer kendinden çıkamazsan, asla bilemezsin kim olduğunu.” Konuşma, virgüllerle birbirine bağlanan cümlelerle kesintisiz devam eder: “Adayı görmek için adayı terk etmen gerekir diyorum, kendimizden kurtulamadığımız sürece kendimizi göremeyiz diyorum, Kendimizden kaçamadığımız sürece, demek istiyorsun, Hayır, bu aynı şey değil.”

Kendimizden kurtulmak, kendimizden kaçmakla aynı şey değil. Kendinizden kaçabilir ama kurtulamazsınız. Kendimizden kaçmak; hep yaptığımız şey. Sorunlarla karşılaştığınızda sorunları bırakıp kaçacağınızı sanırsınız. Fakat Kavafis’in şehri gibi kendiniz, hep arkanızdan gelecek. Kendinizden kaçamazsınız. Ama içinizdeki çokluk konuşmaya devam edecek: “Kralın âlimi… ahkâm kesmeye başlardı, her adam bir ada derdi, ama bu sözlerin bir kadın olarak benimle bir alakası olmadığından, hiç kulak vermedim sözlerine, sen ne diyorsun.” Adayı, kim olduğunu bulmayı arzulayan anlatının kahramanı kulak verir içindeki çokluğa: “Adayı görmek için adayı terk etmen gerekir.” Ve teknesini yolculuk için hazırlamaya girişir. Adayı terk eden, bilinmeyen adayla karşılaşabilir ancak, yani kendisiyle. İnsan kendi içindeyken nereden bilebilir ki kendini?

Kendimizi bulmak için kendimizi terk etmemizi ve engin sulara açılmamızı öneriyor Saramago. Bu zamana kadar hep kendimizden kaçtık, ama kurtulamadık. Kaçmaya çalışıp da kurtulamadığımız nedir acaba? Bir yapıdır, üstelik çok iyi tanıdığımız bir yapı. Kalıbımızı çok iyi tanıyoruz ama kendimizin kim olduğunu bilmiyoruz hâlâ. “Sen busun” diyerek bizi hep hazır yapıların, kalıpların içine yerleştirdiler; içine yerleştirildiğimiz kalıpları kendimiz zannettik. Çok sıkıldık ve kaçmak istedik; o zamanda hazır ütopyalar sundular bize. Yılın belirli dönemlerindeki kaçamaklar, tatiller mesela. Tatillerde de kendimizden kaçamadık, yine kalıbın içindeydik çünkü. Sonra sanatçılara kendi ütopyalarını gerçekleştirsinler diye mekânlarını açtılar. Önceden planlanmış bir mekân içindeki kutulara sıkıştırılan hayaller. Hayallerimizi bile ütopya adı altında kalıplara soktular. Kaçamıyorsunuz, kalıplar peşinizden geliyor. Kalıbımızı terk etmeden asla kendimizi, kim olduğumuzu ve hayallerimizi bilemeyeceğiz.

Biliyorum, o kadar kolay değil kendini, kalıbını terk etmek. Dayayıp döşediğiniz bir evi; rahat koltukları, döşekleri geride bırakmak. Bedenin kalıbına dönüşmüş bir ev ya da evin kalıbını almış bir beden; tüm alışkanlıklar, basmakalıp düşünceler. Ve en zoru, iktidarın kendi tahayyülüne göre kurduğu insanı terk etmektir. Sabit bir öz etrafındaki halkalardan oluşan bir yapı olarak insan. İnsanın sabit bir doğası, özü vardır diyerek insanı sabitleyen ve en merkezdeki iç halkayı istediği gibi dolduran iktidar kendi insan kalıbını yaratmaya çalışmıştır her zaman. Ve dış halkalar, suya atılan bir taşın titreşimleri gibi dışa doğru yayıldıkça iktidarı çoğaltmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu yüzden insanlar arası ilişkilerden değil, iktidarın tasarladığı ilişkilerden söz edebiliriz. Ve bu tek merkezli, tek sesli kalıbımızı terk etmezsek asla işitemeyeceğiz içimizdeki çokluğu ve asla öğrenemeyeceğiz kim olduğumuzu. Hâlâ bilinmedik bir ada, bir insan var mı? Var tabi, kendimiz. Kalıbını terk edenler, dolduruşa gelmeyenler keşfedebilir ancak. İçimizde çokluk, önümüzde engin sular; yolculuğa var mısınız?

27 Eylül 2017 Çarşamba

TERRA AMATA: SEVGİLİ YURDUM

Tunca
RAHMİ ÖĞDÜL
22.09.2017

Yurdumuz, evimiz; bir kuş gibi tek tek topladığımız incecik dallarla bedenimizin formuna göre inşa ettiğimiz ve bellek nesneleriyle donattığımız yuvamız. Bildik nesnelerin ve tekrarların yeri. Ve biz bu tekrarlarda teselli buluyoruz. Tekrarlardan sıkılıp dışarıda serüvenlere atılsak da sonunda evin yolunu tutuyor ve yaşadığımız hayal kırıklıklarını evin sağaltıcı ortamında onarıyor ve tekrarlarda teselli arıyoruz. Evimizde gibi hissedeceğimiz yerlere sığınıyoruz. Ev bir kabuk, içine sığındığımız. Kabuksuzluğa tahammül edemiyoruz, hayat memat meselesi.


Kabukların kırıldığı ve kendimizi çırılçıplak hissettiğimiz ve dışarının şiddetine maruz kaldığımız zamanlar vardır. Başkalarının bakışları, dokunuşları yaralar bizi. Bazen de kamusallığın samimi ortamında kendiliğinden açıldıkça açılırız ve kabuğumuzdan sıyrılıp çırılçıplak kaldıkça tuhaf bir sıkıntı kaplar içimizi. Çıplak kalmanın sıkıntısı. Ve günlerce eve kapanırız, yaralarımız iyileşsin diye. Bir zamanlar bir musluk reklamı sloganı vardı: ‘Aç kapa.’ Musluk gibi bir akıyor, bir kapanıyoruz. Ve yaşamlarımızı bu açılıp kapanma diyalektiğiyle, çıplaklık ile örtü arasındaki geçişlerle kuruyoruz. Hayat erotiktir çünkü. Mario Perniola erotizmi kapanma ile açılma arasında gerçekleşen bir geçiş olarak tanımlıyor: “Figüratif sanatlarda erotizm, giysi ile çıplaklık arasındaki bir ilişki olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla erotizm, bir durumdan diğerine yapılan bu geçişe bağlıdır. Eğer bu kutuplardan biri diğerini dışarda bırakacak şekilde önem kazanırsa, geçiş göz ardı edilir ve erotizm de ortadan kalkar…”

Bu geçiş imkânının ortadan kalktığı durumlar vardır. Bir despot hayatın tamamını ele geçirdiğini ve hayatı kapattığını ilan edebilir. Artık erotizmden söz edemeyiz. Modern zamanlar, açılıp kapanma diyalektiğinin kesintiye uğratıldığı zamanlardır. Ve ilk toplama kampı da modern bir icattır. Nazi Almanyası’nda ‘yoz bedenleri’ toplumdan yalıtmak ve imha etmek üzere tasarlanmadan çok önce bir modern icat olarak, 1896’da İspanya’nın Küba’ya atadığı sömürge valisi Weyler tarafından, ‘campos de concentracion’ adıyla uygulanmıştır (bkz W.R. Everdell,” İlk Modernler”, YKY). Sivil halkı, bağımsızlıkları için savaşan Kübalılardan ayırmak için dikenli tellerle çevrili kamplara kapattılar. Sömürge valisinin içi rahattı artık, çitlerin dışı av sahası; dışarıda dolaşan herkes teröristti. Konsantrasyon, yani toplama kampı konsantreydi, bugün sulandırılarak tüm topluma uygulanıyor. Devasa bir toplama kampına dönüşmüş bir ülkede yaşıyoruz. Sokaklar tekinsiz. Ve sokaklarda hak talebinde bulunan herkes terörist sayılıyor. Evlere, kapalı sitelere kapandık, kapatıldık.

Evimiz, yuvamız, sevgili yurdumuz. Yaralarımızı sardığımız, yorgunluğumuzu giderdiğimiz barınaklar; yaşamı çoğalttığımız döl yatakları. Artık evler bile tekinsiz; yaşamı değil, ölümü çoğaltıyorlar. Ekranların parlak yüzeylerinde işkence izleri. Duvarların arasında nefes alamıyoruz. Dışarı çıkmak istiyoruz, olmuyor. Dışarısı yok çünkü. Sevgili yurdumuza hapsedildik. Sanatçı Tunca ‘Terra Amata’ başlığını taşıyan sergisinde paleolitik dönemin derme çatma barınağını, Auschwitz-Birkenau Toplama Kampları’na taşıyor. ‘Terra Amata’ sevgili yurt anlamına geliyor; 400 bin yıl önce Fransa’nın güneyinde Homo Erectus’ların dallardan yaptıkları barınağın yer aldığı kampın adı. İnsanlık tarihi, yeryüzünde dolaşırken geçici olarak konakladığımız kamp yerlerinin toplama kamplarına dönüşmesinin tarihidir. Dışarısı olmayan bir içeride çırılçıplağız. Her yer toplama kampı.

Tunca, Polonya’daki Auschwitz-Birkenau Toplama Kampları’nı gezerken çektiği fotoğraflardan ürettiği desenlerle evin tekinsizliğini duyumsatıyor bize. Evcilliklerini, renklerini yitirmiş siyah beyaz barınaklar; yaşamın değil, işkence ve ölümün izlerini taşıyorlar. Ve galeri mekânında ördüğü duvarda Auschwitz’ten getirdiği bir tuğla parçası. Duvarlar, toplama kampının duvarları. Dışarısı yok; sevgili yurdumuzda tutsak alındık. Duvarlarda kaçış delikleri aramayın boşuna. Gözlerinizi birbirinizden kaçırmayın! Gözlerimiz, evrene açılan delikler. Gözler, fırtınalı denizler. Gözler, ufuk çizgisi. Gözler…

Not:Tunca’nın TERRA AMATA sergisi 14 Ekim’e kadar Galerist’te; kaçırmayın.

15 Eylül 2017 Cuma

HEPİMİZ AUSCHWITZLİYİZ

Marian Kolodziej

RAHMİ ÖĞDÜL
15.09.2017

Nerelisin?” diye sorduklarında “Auschwitz’liyim” diyorum. Peki siz? Nazilerin Auschwitz Toplama Kampı’ndaki toplumsal kimliğinden sıyrılmış, adı sanı olmayan ve sadece koluna kazınmış bir sayıdan ibaret olan çıplak insan ile biyolojik verilere ve biyometrik ölçümlere indirgenmiş ve kimlik kartında taşıdığı numaradan ibaret olan günümüz insanı arasında fark var mı acaba? Sanmıyorum. Her ikisi de biyo-iktidarın toplumsal ilişkilerinden ve toplumsal kimliğinden soyutladığı ve çırılçıplak bıraktığı kırılgan insandır. Her ikisi de “bugün de hayatta kaldım” ya da “tutuklanmadım” diye içten içe sevinirken, başına gelecekleri çaresizce bekleyendir.

Toplumsal ilişkileriyle kendini inşa ettikçe var olabilen insan yerini biyolojik veri olarak insana bırakıyor ve bu gidişle insan sadece ölçümden ibaret bir öze dönüşecek. Oysa Sartre “öz değil, varoluş önce gelir” ya da Michael Serres “ilişkiler varlıktan önce gelir” derken, insanın kendini ilişkilerle inşa ettiğini vurguluyor ve insanı sınıflandırma nesnesine dönüştüren özcü yaklaşımları reddediyorlardı. Tekrar başa döndük. Aşkın bir öz arayışı yerini biyolojik özcü anlayışa bırakmıştır. Şimdi biyometrik ölçümler ve biyolojik verilerle insan biyo-iktidar tarafından bir katalog nesnesine dönüştürülüyor.

19. yüzyılın ikinci yarısında polisiye kaygılarla sadece suçluları kataloglamak için başlatılan antropometrik ölçümlerin bugün tüm bireylere uygulanması suç ve suçlu kavramındaki değişimi gösteriyor. Paris emniyetinde çalışan Alphonso Bertillon’un suçluları teşhis etmek için kurduğu ve Bertillonage olarak bilinen sistem, herhangi bir nedenle tutuklanan ya da göz altına alınan birinin kafatası, el ve ayak parmakları, kulak ve yüz ölçümlerine dayanıyordu. Cepheden ve profilden çekilen fotoğraflarıyla birlikte tüm ölçüm bilgileri bir kartın üzerine yerleştiriliyor ve kataloglanıyordu. Aynı yıllarda parmak izi sınıflandırma sistemi de geliştirildi. Parmak izinin önceleri sömürgecilerin, yerlilerin fiziksel özelliklerini ayırt etmekte zorlandıkları sömürgelerde uygulanması düşünüldü. Ama 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde bütün dünyaya yayılmıştı bile (bkz Agamben, Çıplaklıklar, Alef). Ve günümüzde optik tarayıcıların gelişimiyle birlikte önceleri suçluları teşhis için kullanılan antropometrik ve biyometrik ölçümler bir kimlik tespiti olarak her yurttaşa uygulanıyor. Ülkemizde dağıtılan, parmak izi, parmak damar izi, el ayası damar izi gibi biyometrik ölçümleri içeren ve üzerinde biyometrik fotoğraflarımızın olduğu çipli kimlik kartlarına yönelik ilgiye bakılırsa biyometrik olmak için can atıyoruz. Hatta çipli kimlik kartlarında özgürleşmeyi bile keşfedenler var. Ekşi Sözlük’teki bir entry’ye göre, ikili cinsiyeti yansıtan renkli kimliklerle sorun yaşayan trans bireyler tek renkli çipli kartlarla artık sorun yaşamayacaklar. Çipli kimlikler eşitledi bizi; hepimiz suçluyuz.

Artık iktidar herkesi suçluyor; toplumsal ağlar içindeki her birey, olmadık bağlantılar kurabilme yeteneğinden dolayı iktidar açısından hep tehlikeli olmuştur. Dolayısıyla iktidar karşısında örgütlenmiş bir kitle değil, biyolojik olarak işlenecek ham bir kütle görmek istiyor. Laboratuvarında genetiğiyle oynayarak istediği şekle sokacağı, yeniden üreteceği bir biyo-kütle. Ve laboratuvar Auschwitz’tir; bireylerin, yeryüzüyle ve kendi aralarında kurabilecekleri ilişki olanaklarının ortadan kaldırıldığı ve biyometrik ölçümlere ve biyolojik verilere indirgendikleri bir laboratuvar ortamı. Auschwitz her yerdir.

Dijital toplama kampının ıssızlığında birbirimizin gözlerine bakmıyoruz, kimlik tespiti için retinalarını tarıyoruz sadece, tıpkı optik tarayıcılar gibi. Ve bizim gözümüzde de herkes potansiyel suçludur. Birbirimize dokunarak, doğrudan gözlerimizin içine bakarak kurduğumuz toplumsal ilişkiler parçalanırken geriye, dijitalleştirilmiş biyolojik veriler kalıyor. İnsana dokunmak istiyoruz, fakat birden sayısallaşıyor. Sayılara dokunamazsınız. Sayıları sayabilir ya da sayılarla oynayabilirsiniz ancak, Auschwitz’de olduğu gibi. Ve bize hep ölümü hatırlatıyorlar. Ölüleri sayabilirsiniz, hayatı değil; kaotik akıyor çünkü. Auschwitz’den çıkmak mı istiyorsunuz? Hayatı hatırlayın: Memento vitae…

9 Eylül 2017 Cumartesi

ÜTOPYA KARANLIKTA SAKLIDIR

Jack Shadbolt


RAHMİ ÖĞDÜL
08.09.2017

Bizi karanlıkla korkuttular, karanlıkta öcüler vardı; yaramazlık yaparsak öcülere vereceklerini söylediler. Korktuk ve inandık. Çok geçmeden hepimiz uslu çocuk olduk ve ışıktan hiç ayrılmadık. Karanlık kötülüklerin alanı. Karanlık yenilmeliydi. Işık hem bu dünyada hem öte dünyada mutlak düzen demekti. Güneş tanrı Apollon’a öykünen 14. Louis kendini Güneş-kral ilan etti. Tanrı kutsal ışıktı; şeytan ise karanlıklar prensi. Yıldız Savaşları’nda gücün bir aydınlık bir de karanlık tarafı vardı. Darth Vader aydınlık taraftan karanlık tarafa geçti ve kötülükler prensi oldu.

Karanlıkla korkutuldukça ışıklı bölgede, iktidarın sözünden çıkmayan, düzeni bozmayan uslu çocuklar olduk. “Çiçek olun” dediler, olduk; “tıp” dediler donduk. Ve şimdi ışıklı bölgenin despotik düzene boyun eğmiş nesnelerinden farkımız yok; kıpırdasak düzen takıntılı despot kızıyor ve yerimize geçip tekrar çiçek oluyor ve donuyoruz. Ve İncil’deki sözü hatırlatmadan edemiyorum: “Güneşin altında yeni bir şey yok.” Olmaz tabi, ışığın altında yerleri ve işlevleri tanımlanmış nesneler ve bu nesnelerle kurulmuş despotik bir düzen var. Işıklı bölge, Parmenides’in varlığın alanı olarak tanımladığı, değişimin, dönüşümün olmadığı ve ‘bir’ adını verdiği bölgedir. Tüm değişim, dönüşüm ve ‘çokluk’, yanılsamalar olarak karanlığın alanına sürülmüştür. Karanlıkla korkutulmamız boşuna değil; iktidarın despotik düzenini değiştirecek doğanın çoklu kuvvetleri karanlık alanda canavarlara, yaratıklara, öcülere dönüştürülmüştür. Evcilleştirilemeyen doğa karanlık tarafta. Doğanın ele geçmeyen, despotik düzene boyun eğmeyen kuvvetleri şeytanlaştırılmıştır. Despotik düzene baş kaldıranların günah keçisi ilan edildiği bir toplumda şeytanın keçi formunda olması bir rastlantı değil.

Batı’nın Ortaçağ sanatında devasa bir kötücül yaratıklar külliyatı (corpus maleficorum) var. Ve bu tasvirlerdeki neredeyse istisnasız tüm kötücül yaratıklar boynuzları, sakalları, sert kılları ve toynaklarıyla keçi benzeri yaratıklardır. Yine Batı’nın şeytan figürü de keçidir. Karanlıkta yaşayan yaratıklarla, doğanın ve insan doğasının inatçı, ele geçmeyen kuvvetleriyle her karşılaşma, biz evcilleştirilmiş nesneler için tekinsiz bir karşılaşmadır. Despotik düzene boyun eğenlerin, içlerindeki asiyle karşılaşması. İçinizdeki asi çocuğu bastıramazsınız: “Tekinsizin ete kemiğe bürünmüş hali olan canavar, uzun süredir saklandığı ve neredeyse içinde unutulduğu bodrumdan yahut dolaptan firar eden varlıktır” diyor Freud. Varlığımızı bir despot gibi ‘bir’ olarak inşa ederken karanlık bodruma ya da dolaplara kilitlediğimiz içimizdeki ‘çokluk’ bir pundunu bulur ve firar eder. Işık altında despotik ‘bir’ var; demokratik ‘çokluk’ karanlıkta. Karanlıktan öğreneceğiz, güneşin altında yeni bir şey yok.

“Öğrenmek asıl olarak göstergelerle ilgilidir. Göstergeler soyut bir bilginin değil, zamansal bir çıraklığın konusudur. Öğrenmek bir maddeyi, nesneyi, varlığı her şeyden önce deşifre edilmesi, yorumlanması gereken göstergeler yayıyorlarmış gibi ele almaktır. Odunun göstergelerine duyarlı olunduğunda marangoz ya da hastalığın göstergelerine duyarlı olunduğunda hekim olunur…” (Deleuze, Proust ve Göstergeler, Kabalcı). Karanlığın varlıkları da göstergeler yayıyor. Karanlıkta kalana, henüz ortaya çıkmamış olana ve çıkmasıyla birlikte despotik düzeni değiştirecek olana duyarlı olunduğunda ütopyacı olunur; yeter ki karanlık ve varlıkları korkutmasın sizi. Ütopya deyince, geleceğe yönelik, mükemmel olarak tasarlanmış bir toplum projesi ya da var olmayan bir ülke gelmesin aklınıza. Aksine mahrum bırakıldıklarımızı şimdi ve burada ele geçirebilmek, şimdi ve burada yaşanabilir, sömürünün, eşitsizliğin, adaletsizliğin olmadığı bir toplumu birlikte kurabilmektir. Ütopya: karanlığın, karanlıkta bırakılanların bilgisine sahip olmak.

Karanlığın varlıklarının göstergelerini okuyamıyoruz; karanlıkta göremiyoruz çünkü. Doğa karanlıkta kalmıştır, doğanın doğurganlığı da. Gözdeki koni hücreleri sayesinde ışığa çabuk adapte oluyoruz. Gözlerimizin karanlığa alışması kolay değil. Karanlıkta görmemizi sağlayan çubuk hücrelerinin etkin olmaları zaman alıyor. Yılmayın, karanlığa bakın. Şimdi ve burada olanı, ütopyayı göreceksiniz.

5 Eylül 2017 Salı

ÇAĞDAŞ OLANI 'BEŞ SATIRLA' ANLATMAK

Igor Morski

Igor Morski
RAHMİ ÖĞDÜL
01.09.2017

Kendi zamanımızdan nefret ediyoruz; kötü zamanlarda yaşıyoruz çünkü. Ama kötü zamanlarda yaşamak, diğer zamanlarda sıradan bir edim olarak deneyimlediğimiz var olmayı mücadele düzeyine taşımaktır. Tüm niteliklerinizle var olmanın ağırlığını hissetmek. Giderek çölleşen bir ortamda bedeninizi bir duyumsama vahasına dönüştürmek zorunda kalırsınız. Çokluğunu yitiren ve yoksullaşan bir ekosistemde bir tohum olarak ekosistemin tüm çeşitliliğini olabildiğince bünyenizde taşımanız gerekir. Ama var olmanın ağırlığı hafifletir insanı; bir yük hayvanı gibi sırtınıza yükledikleri yüklerin ağırlığı gibi değildir; omuzlarınız çökmez, aksine omuzlarınız hiç olmadığı kadar dikleşmiştir, çünkü yitirilenleri bir kudret olarak taşıdığınızı bilirsiniz. Bu kudret, çoklukla buluştuğunuzda, çokluğu içinizde taşıdığınızda açığa çıkabilir ancak. Gezi Direnişi sırasında çokluğun kendi mekânını yaratabilme kudretini düşünsenize. Nasıl da ayaklarımız yerden kesilmiş ve havalanmıştık. Çokluğun kuvveti sizi yere çekmez, aksine yerçekimine karşı bir kuvvettir. İktidar sizi olduğunuz yere çivilemeye çalışsa da, siz bir kuş misali özgürlüğe doğru kanat çırpacağınız kaçış çizgileri icat edersiniz.

Çağınızı sevmemekte haklısınız ve tam da bu yüzden çağdaş olan sizsiniz, çağıyla uyuşanlar değil. “Akıllı bir adam kendi zamanından nefret edebilir fakat ne olursa olsun, reddedilmez bir biçimde ona ait olduğunu da bilir…” (Agamben, Çıplaklıklar, Alef). Çağdaş (contemporary) kavramını yeniden düşünmeliyiz. Kime çağdaş denir? Dönemleriyle fazlasıyla çakışan ve onunla tamamen uyuşanlara mı? Şimdiki zamanın formlarına körü körüne bürünenlere mi? Yoksa kendi zamanlarıyla kopuşlar yaşayanlara mı? Agamben’in dediği gibi “çağdaşlık kişinin, bağlı ve aynı anda mesafeli olduğu kendi zamanıyla tekil ilişkisidir.” Körü körüne zamanının içine gömülenlere çağdaş denemez; olsa olsa çağın kölesi olabilirler. Bugün çağın kölesi olanların kendilerine çağdaş demesi kadar tuhaf bir şey yoktur.

Çağın kölesi olanlar, tek bir zaman ve mekân içine sıkıştırılmışlardır, tıpkı 17. yüzyıl çiçek natürmortlarında, farklı açma zamanlarına ve ekosistemlere sahip çiçeklerin tek bir vazo içine yerleştirilerek resmedilmeleri gibi. Şimdi de kapalı sitelere, AVM’lere yerleştiriyorlar. Bu modern zamanların natürmort sanatıdır. Çok zamanlı ve çok mekânlı doğayı öldürme sanatı. “Aşırı modern olmak kadar tehlikeli bir şey yoktur”, zira “bir de bakarsınız modası geçivermiştir insanın” diyor Oscar Wilde. Çağın kölesi olanların modası geçiverir hemen ve tarihin çöplüğünde bir atık olarak yerleri hazırdır. Çağdaş olanlar, yerleştirildikleri vazodan nefret edenlerdir ve vazoda, yani zaman ve mekânda bir çatlak, bir kırık yaratmak isteyenler; bastırılmış, dışlanmış çokluk içeri girsin diye. Çatlak, farklı olanların buluşma noktası haline geldiğinde, görünmez olan görünür hale gelmiştir.

Çağdaş olanın bedeni de çokluğun yüzeye çıkacağı çatlaklarla doludur. Ve zamanı nesnel, ölçülebilir, niceliksel zamanla, yani kronolojiyle değil, çizgisel zamandaki bir kırılmaya, kopuşa işaret eden ve hayatın tüm potansiyeline bir anda ulaşılabildiği niteliksel zamanla, yani ‘kairos’la tanımlanır ve bedeni, daha önce yan yana gelemeyecek farklılıkların birlikte, yan yana özgürlüğe doğru kanat çırpacakları bir hava sahasına dönüşebilir. Kudretlidir ve kendi mekânını sonsuza doğru genişletebilir.

Çağdaş olan, iktidarın kör edici ışığına rağmen, karanlığı, karanlıktaki gölgelerin gizil kuvvetini duyumsayandır. Çağın köleleri ise yoğun ışıkta körleşmişlerdir. Kör edici ışıkta bırakın karanlığı, mevcut şeyler düzenini, nelerin olup bittiğini bile algılayamazsınız. Oysa çağdaş olan bakışını zamanın ışığına değil, karanlığına çevirmiştir, “kendi zamanından gelen karanlık huzmesini tüm yüzünde algılayan kişidir” (Agamben). Karanlıkta kalanı, henüz görünmeyeni ve görünür olduğunda ışık altındaki mevcut şeyler düzenini değiştirecek olanı görendir; gideni ve gelmekte olanı. Ve çağdaş olan bahtiyardır, Nâzım Hikmet ‘Beş Satırla’ anlatmıştır: “Annelerin ninnilerinden/spikerin okuduğu habere kadar/yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı/anlamak sevgilim, o bir müthiş bahtiyarlık/anlamak gideni ve gelmekte olanı…”

30 Ağustos 2017 Çarşamba

ÖLÜLER EVİNDE DELİK KORKUSU

Fotoğraf: Rahmi Öğdül
RAHMİ ÖĞDÜL
25.08.2017

Dışarısı çok sıcak. Dışarısı çok kirli. Dışarısı çok gürültülü. Dışarıda yabancılar var. Dışarıda dış mihraklar. Tüm olumsuzluklar dışarıda. İçerisi öyle mi? Dışarının tam karşıtı. İçeride her iklim sıcaklığını ayarladığımız klima var. İçerisi çok temiz. İçerisi sessiz. İçeride sen, ben, bizim oğlan. İçeride iç mihraklar. Dışarısı kaos, içerisi kozmos. Dışarısı rastlantıların alanı, içeride saat gibi işleyen bir düzen var. Dışarıdakiler içeridekilerin huzurunu, mutluluğunu kıskanıyorlar.

İçeri ve dışarıya dair anlatılar karşıtlıklar üzerine kurulu. İçeriye hep olumlu, dışarıya hep olumsuz anlamlar yüklüyoruz. İçeri ve dışarısı ayrımında düzen takıntılı bir kişinin dışarıya takındığı düşmanca tavrı görüyoruz. Peki içerisi ya da dışarısı anlatıldığı gibi mi? Hiç içerinin boğucu havasında nefessiz kalıp dışarıya, açık havaya çıkmak arzusu hissetmediniz mi? Her şeyin tıkır tıkır işlediğine göre dışarı çıkmak arzusu da neyin nesi? Yoksa dışarısı bize anlatıldığı gibi değil mi? Kim kuruyor bu içeri ve dışarı kurmacasını? İçerideki hep aynının dönüp durduğu boğucu düzen de neyin nesi? Bu düzen kimin düzeni? Saat gibi tıkır tıkır işleyen bir düzen kurmak isteyenin kim olduğu, saatin guguğundan belli; baksanıza her saat başı nasıl da ötüyor.

Tüm olumsuzluklar dışarıda olduğuna göre tedbiri elden bırakmamalı, sızabilir ve içerideki saati bozabilirler. Sınıra daha yüksek duvarlar örmek gerek, pürüzsüz duvarlar. Duvarlar hiçbir gözenek barındırmamalı; en küçük gözenekten, iğne deliğinden bile sızabiliyorlarmış içeri. Yüzeylerdeki delikler, gözenekler korkutuyor içeridekileri; deliksiz, gözeneksiz parlak yüzeyleri, duvarları sevenlerin çoğaldığı bir çağda yaşıyoruz; deliklerden korkanlar var. 2005’te internetteki bir tartışma platformuna katılanlar bu delik korkusuna bir ad verdiler: Tripofobi (Trypophobia). Yun. ‘tripa’, delik, oyuk anlamına geliyor; tripofobi, delik korkusu. Amerikan Psikiyatri Derneği’nin Tanı ve İstatistik El Kitabı’nda bir tanı olarak yer almamasına ve bilimsel literatürde kabul görmemesine karşın bu korku, internet bloglarında ve forumlarında tartışılanlara bakılırsa binlerce insanı ilgilendiriyor. Evrimsel nedenleri de olabilir; yeryüzünden kaçıp sığındığımız mağara duvarlarındaki deliklerler zehirli böcekleri ve yılanları barındırabilir. Ama pürüzsüz, parlak yüzeylere tapınma çağımızın semptomu. Dışarının korkunç kuvvetlerinden bizi ayıran steril, pırıl pırıl duvarlar.

Taştan, betondan duvarlar yetmeyebilir, sesten duvarlar da örmeli. Balililer ölünün başında hiç ara vermeden birkaç gün boyunca öyküler okurlarmış. Ölümü izleyen hassas günlerde, iblisler ölünün ruhunu ele geçirmesin diye. Ve birbirlerine okudukları öykülerle sesten duvarlar örer ve öyküler birbiri üzerine kıvrıldıkça, merkezinde ölünün yer aldığı, sesten bir labirent inşa ederlermiş. İblisler köşeleri dönemedikleri için ses duvarlarına çarpacak ve ölüye ulaşamayacaklar. Dışarıya sürdüğümüz yaşamın içeri girmesini önlemek için biz de içeride televizyonun, müziğin sesini açarak ya da durmadan konuşarak sesten duvarlar örüyoruz. Ruhumuzu, bedenimizi, zihnimizi yaşamın kuvvetleri ele geçirmesin diye. Sonra da yaşadığımızı iddia edebiliyoruz ve düşündüğümüzü; oysa yaşamak dışarı ile diyalog kurabilmektir; dışarısı ile içerisi arasında bedenimizle, sözcüklerle, imgelerle, kavramlarla mekik dokumak. Mekik dokumadan düşünemezsiniz. Dışarıyla korkutulup içeri kapatılanlar, zihnen ve bedenen ölmüşlerdir. Ancak açık hava diriltebilir. Dışarı açılmanın bir yolu olmalı.

Marcel Proust’a göre “ancak sanat aracılığıyla dışarıya açılabiliriz”. Biz, içeridekiler açılamıyoruz, açıklıktan, delikten korkuyoruz çünkü; algılarımız tek dünyaya kilitli. Ve ekliyor Proust: “sanat sayesinde, sadece bir tek dünya, kendi dünyamızı değil, çeşitli dünyalar görürüz.” Tek bir dünyanın olmadığını, ne kadar canlı türü varsa o kadar dünya olduğunu hayvan davranış bilimci Uexküll de söylüyor. Ama bir tür olarak insan algılarını açabilir ve başka dünyalara açılabilir; tenimiz gözenekli. “İnsandaki en derin şey deridir” diyor Paul Valéry. Ama derimizi de parlak, pürüzsüz, gözeneksiz bir yüzeye dönüştürdük; dışarıya, farklı olana açılmaktan korkuyoruz çünkü. Yaşam korkusu!