14 Temmuz 2017 Cuma

YAZARI KAPATTINIZ, PEKİ YAZIYI?


RAHMİ ÖĞDÜL
14.07.2017

İktidar yazıyı sevemedi bir türlü. Yazıya ve yazı yazanlara yaptıklarına baksanıza! Yazarı dört duvar arasına kapatsa da, yazıya erişim yasağı getirse de yazının ele geçmeyen, kapatılamayan bir kudreti var. Mürekkebin akışkan doğası yazıya sinmiş olmalı. Ne kadar kapatmaya ya da anlamını sabitlemeye çalışırsanız çalışın, tüm çabanıza rağmen yazı sizden kaçacak ve alıp başını gidecektir. Yazı, kökenle, başlangıçla, babayla bağını koparmış bir kere, kendi başına hareket edebilir. Söz öyle mi? Babanın ağzından çıkar, babanın ağzına bakar ve hep babasına bağlı kalır.

“Tanrı-kralın yazmaya ihtiyacı yoktur; konuşur, söyler, emreder ve sözü kâfidir” diyor Derrida. Ve yeni bir icat olarak yazı tanrı-krala sunulduğunda tedirgin olmuştur. Platon’un ‘Phaedrus’ diyaloğundaki mite göre, yazıyı icat eden mucit tanrı Teuth, diğer icatlarıyla birlikte tanrı-kralın huzuruna çıkmış ve sıra yazıya gelince, “belleğin de, öğretimin de devası (pharmakon) bulundu” diye icadını sunmuş. Yazı dışarıdan gelmiş ve iktidara icat çıkarmıştır. Ve bu yüzden yazıya temkinli yaklaşır hep, tehlikelerine işaret eder. Yazının başına bela olacağını biliyor çünkü. En çok da yazarları hapsettiklerine göre yazı, tanrı-krallara ilaç değil, zehir etkisi yapıyor olmalı. İktidar yazıdan korkuyor. Tanrı-kral buyurmak istiyor sadece ve ağzından çıkan her buyruğun kanun hükmünde olmasını. Ama yazı, sözün karşısına dikildiğinde iktidarın sözünü tersine çevirip yalancı çıkarabilir. Yazı, sözün zehiridir.

Derrida ‘Platon’un Eczanesi’nde “farmakon” kavramının hem deva, hem zehir anlamına geldiğinin altını çiziyor (çev. Zeynep Direk, Alfa). Bir deva olarak sunulmasına karşın, tanrı-kral’ın yazıya düşmanca davranması, yazıya geçirilmiş, göstergeye dönüşmüş sözün bağımsızlığını ilan etmesinden, kendi başına hareket etmesindendir. Yazı artık bir baba, bir köken olmadan hareket ettikçe babanın sözünü zehirlemekte ve bir toplumsal bellek aracı olarak kanun hükmündeki sözünü geçersiz kılmaktadır. 19. yüzyılda kriminolog Cesare Lombroso’nun, buldukları her yüzeye yazı yazanları “grafomanlar” olarak patolojikleştirmesinin altında yatan, yine iktidarın yazı korkusudur. Yazı yazmak bir tutku haline geldiğinde tanrı-kralın bedenine bağlı söz, yani logos merkezini yitirir. Ve yazı kentin tüm yüzeylerine, duvarlarına, kıvrımlarına yayıldığında, bir hakikat merkezi olarak kendini dayatan tanrı-kralı yerinden etmiştir. Yazı bir isyandır. Ya da isyan, kentin duvarlarındaki yazılara sinmiştir.

Yazı, bir yolunu bulup kapatıldığı yerden kaçandır. Doğası gereği hep bir kaçış çizgisine yerleştirir kendini. Bir akarsudur çünkü, suyun çizgisi. Yazıdan önce de yazı vardır, doğanın yazısı. Böceklerin, kuşların, hayvanların kumda bıraktıkları kırılgan izler. Rüzgârın ve suyun yeryüzüne kazıdıkları. Jeolojik katmanlar kütüphanesi. Tüm bu yazı öncesi yazılar, kendi üzerlerine kapanmak yerine, hep dışarı açılan, yeryüzünü, evreni her yönde kateden ve şeyleri birbirine bağlayan çizgilerdir. Yazısı olmayan göçebe topluluklar, doğanın içinde doğanın yazılarına tutunarak hayatta kaldılar. Yerleştiklerinde icat ettikleri yazıyı iktidar, anlamını sabitleyerek kapatmaya çalışmıştır. Ama akışkanlık yazının doğasında var. Yazı, bir çizgi olarak dışarıdan gelmiştir ve sürekli dışarı açılacaktır.

Dışarı açılan, uçları açık bırakılan çizgiler vardır, bir de kendi üzerine kapanan çizgiler. Çizginin iki ucunu birleştirin, kısırdöngüyü yaratacaksınız. İktidar çizgiyi büküp kendi üzerine kapattığında mutlak düzenini sürdüreceği bir içerisi yaratacağını sanmıştır. Ama çizgi, duyumsamanın bir kuvvet vektörüne dönüştüğünde, içeri ile dışarı arasındaki ayrımı aşındırır. Lyotard’ın yazıyla ilişkilendirdiği “figüral”, kapalı bir figürü, varlığı değil, açıklığı duyumsama kuvvetidir: “Harf, çizginin kapatılmasıdır; çizgi ise kapatılmış harfin açılması. Harfi açın, imgeyi, olayı, büyüyü bulursunuz. Çizgiyi kapatın, amblemi, sembolü ve harfi bulacaksınız.” Figüral, kapalı olanı açandır. İktidar, durmadan kaçan yazı karşısında çaresiz. Çizgiyi kapatmaya, sembollerle olayın üzerini örtmeye çalışsa da bir düşünce kuvveti olarak yazı çoktan yeryüzüne karışmış ve iktidarı yerinden etmiştir. Yazıyı kapatamazsınız!

7 Temmuz 2017 Cuma

NORMAL ŞARTLAR ALTINDA ASLA YÜRÜYEMEZSİNİZ!


Giuseppe Pellizza da Volpedo, "Dördüncü Kuvvet", 1901
RAHMİ ÖĞDÜL
07.07.2017

Hep normal şartlar altındaki (NŞA) problemleri koydular önümüze. Oysa normal şartlar, basıncın ve sıcaklığın sabitlendiği, basıncın 1 atm, sıcaklığın 0 derece olduğu koşullardır ve bu koşullar, ilişkilerin ikinci bir emre kadar dondurulduğu olağanüstü hal koşullarıdır. Olağanüstü hali normal olarak yaşayan kuşaklarız. Bu koşullar altında bir deneyi, diyelim ki seçimi tekrarladığınızda, hep aynı sonuca ulaşırsınız. Normal şartlar, parametrelerin sabitlendiği ve kontrol altında tutulduğu, hep aynının durmadan geri döndüğü bir durumu tanımlıyor; yani kapalı, denge halindeki bir sistemi. Hani, gençlerin birbirlerinin omuzlarına çıkarak kule oluşturdukları denge gösterisi var ya, o gösterinin toplumsal versiyonu. Tabanında geniş halk yığınları, onların omuzlarında yükselenler ve en tepede iktidar. Bu dengeyi sürdürmek isteyen kim? Kim bu dengeden yararlanıyor? Denge gösterisini sürdürebilmek, ancak normal şartlarda mümkün olabilir, yani dengeyi bozacak yaşamın dinamik kuvvetlerinin dışarıda tutulmasıyla. Normali tanımlayan iktidar, denge bozucu yaşamı anormal olarak dışarıda bırakmıştır.


Normal şartlar, normalleştirme toplumunun şartlarıdır. Foucault’nun tanımıyla, 17. yüzyılda ortaya çıkan ve tek tek bedenlerin kapatılarak biçimlendirildiği 'anatomo-politika' ile 19. yüzyılda ortaya çıkan ve norm etrafında nüfusların biçimlendirildiği 'biyo-politika'nın birbirine eklemlenmesi. Denge devam etsin diye bedenlerimizi ve toplumsal bedenlerimizi durmadan kalıba sokuyorlar. Ve sırtımızda yükselenlerin onca ağırlığı. Bu koşullara tahammül etmeyi ancak bir yük hayvanı becerebilir, Nietzsche’nin deyişiyle bir deve. ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’de sözünü ettiği ruhun üç evriminde deveden sonra gelen hayvan aslandır; yük taşımaya “hayır!” demiştir. Ama “hayır!” demek de yetmiyor. Bir çocuğa, kendi kendine dönen bir tekerleğe dönüşmek ve yaşamı değersizleştiren yüklerden kurtulmak ve yeni değerler yaratabilmektir asıl mesele. Biraz kımıldasak, kalıbımızın dışına çıksak denge bozulacak. Hele bir de yürüdüğünüzü düşünün, durmadan dönen bir tekerleğe dönüştüğünüzü. Yürüdüğünüzde, normal şartlarda sırtınıza istiflenen yüklerden sıyrılacak ve hafifleyeceksiniz; yaşamın dinamik kuvvetleriyle dans ederken bulacaksınız kendinizi.

Normallik bir kurgudur, tıpkı mutlak dengenin de bir kurgu olması gibi. Yaşam, mutlak denge değil, denge ile dengesizlik arasındaki bitimsiz bir danstır ve dengenizi sürekli bozandır. Yürümek de öyle. Yürürken, fark etmesek de attığımız her adımda dengemiz bozulur ve bir sonraki adımda yeniden kurarız dengemizi. Ve yaşam yürür, bıkmadan usanmadan, dallanıp budaklanarak. Kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı. Norm kalıplarını tuğlalar gibi üst üste dizerek hiyerarşik kuleler inşa eden ve kendini en tepeye yerleştiren iktidarın dengesini bozmak için kalıbınızın dışına çıkmanız, açık havada yürümeniz yeterli. Her karşılaşma bir denge bozumudur ve yeni bir denge durumu. Yürümek, karşılaşmaları çoğaltır; birbirimize doğru ve birlikte yürümek, yeni dengelere gebe.

Farkında mısınız? Yürümeyi unuttuk. Kalıba sokulanlar yürüyemez çünkü. Kalıpları taşımak için taşıma bantları (konveyör) var. Taşıtlar, asansörler, yürüyen merdivenler, yürüyen bantlar. İktidar yürüyenlere yürümeyi bırakmalarını ve taşıma bandına, trene binmelerini önerdiğinde kutsalı da değersizleştirmiştir. Kutsala doğru yapılan hac yolculuklarında, varılacak yerden daha çok yolculuktur önemli olan. Yürüyerek yapılan ve çoğu zaman aylarca süren hac yolculuğunda kişi, yaşadığı deneyimler ve karşılaşmalarla kendi bedeninin nelere muktedir olacağını keşfetmiş ve kâmil bir insana dönüşmüştür. Taşıma bantlarında taşınanlar, kalıplarını kıramaz. Bu yüzden her yürüyüş biraz da hac yolculuğudur; yaşamın dinamik kuvvetleriyle birlikte devinirken kalıbınızı kırmış ve yeni değerler yaratabilecek bir çocuğun olgunluğu sinmiştir ruhunuza. Ve yürüdüğünüzde, boşluğu adımlarınızla bir ağ gibi örüp kendi mekânınızı yaratırsınız. Yürümek, hafiflemektir, normal şartların dışına çıkmak, yaşama açılmak, yeni yaşam olanakları keşfetmek. Yeni değerler yaratabilenler, hafifleyenlerdir, bedenlerini ve düşüncelerini açık havada yürütenler.